14 Eylül 2014 Pazar

Tarkan’ın Açıkhava konserlerinde görebileceğiniz 5 insan tipi


BİR: Sahneye kendisi çıkacakmış gibi hazırlanıp gelen plaza kadını

Elbette, orta sınıf ve yüksek sosyete arasındaki acıklı limboda sıkışıp kalmış bu mini Özge Ulusoy ordusunu çok daha kapsamlı analiz etmek gerekir. Çevreye yaydıkları HT Kulüp / Derin Mermerci atmosferine rağmen, konser salonunda anca – nispeten ucuz – 78. kategoriden bilet alabilmiş bu hanımefendiler, sınıf atlamaya çalışan beyaz yakalı İstanbulluların dramını somut biçimde örnekliyorlar bence.

Bu sosyolojik çalışmayı burada yapamayacağım. Ama müthiş fönlü saçlar, Yeni Türkiye’nin İstanbul’u için ziyadesiyle cüretkâr kaçan bir moda anlayışı, Açıkhava’nın o tekinsiz, “vertigo” merdivenlerinden yuvarlanıp düşmeyi göze alarak giydikleri stilettolar, ve gruplar halinde çektikleri gürültülü selfie’ler, bana tek bir şeyi merak ettirdi: Bu insanlar gündüzleri nerede yaşıyor?


İKİ: Dengesiz doksanlar kızı

Çocukluğunu veya gençliğini doksanlarda yaşamış bu kızlar, hayatlarının o en mutlu, en masum döneminden geriye kalan tek popüler figürü, melankolik bir özlem duygusuyla bağırlarına basmışlar. Kamer Genç’in de 2014 yılında hala milletvekili olduğunu bilseler mutlu olurlar mı acaba?

Tarkan bandanası bağlayıp şarkı aralarında “Tarkaaaaağğn!” diye bağıran erken 30’larındaki bu kadınlar, Capri-Sun içerken televizyonda Savaş Ay’la A Takımı izlediğiniz günleri her an geri getirebilirler… tabii Tarkan “Kış Güneşi”, “Dön Bebeğim” ve “Unutmamalı” şarkılarını söylerse.


ÜÇ: “Buradan iş çıkar mı” erkeği

Bu kadar çok nörotik kadının bir araya geldiği ortamda, illa ki durumdan sebeplenmeye çalışan bir erkek grubu olmalı!

Plaza kadının iş arkadaşı, doksanlar kızının üniversiteden arkadaşı, veya başka biri… Onları, repertuarın popüler şarkılarını abartılı ve yapmacık bir coşkuyla beklerken (“Hobaaa, Kuzu Kuzu! İşte bu! Süper yaa!”), veya Tarkan’ın her kıvrak hareketinde partnerde bir parça daha yükselen libidonun ipuçlarını yakalamaya çalışırken görebilirsiniz.


DÖRT: En ön sırada oturan zorunlu “celebrity” kadrosu

Tarkan konserine gidip de “protokol”den koltuk bulamayan Türk ünlüsü, “ünlüyüm” demesin arkadaş!

“Protokol nedir yahu, adli yıl açılış törenine mi geldik, konsere mi,” diye sorgulamayın. Popüler bir şarkınız, veya bir takım komiklikler / şakalar yaptığınız bir televizyon programınız varsa, iki bilete 350 TL verip sahnedeki aksiyonu ekrandan izleme keyfini düzenli olarak metrobüs kullanan avam kesime bırakacaksınız. Tarkan “sevgili arkadaşım X de burada,” falan diyerek sizi seyirciye anons ettiyse ve buna, sahte bir mütevazılık belirten el jestinizle zamanında cevap verebildiyseniz ekstra puan.


BEŞ: Ben

Ne diyebilirim ki.

Bir Tarkan daha yok işte!


Twitter:  @MuratEvre1

21 Mart 2014 Cuma

2013: EN İYİ 10 FİLM (Bölüm 2)

Dünden devam... 10-6 numara burada.




5. Tim’s Vermeer

Bu leziz belgesel pek izleyici bulamadı sanırım. Hollandalı ünlü on yedinci yüzyıl ressamı Johannes Vermeer’in (“İnci Küpeli Kız”) foto-realistik denebilecek gerçeklikteki eserlerini bir çeşit optik hile yardımıyla tamamladığını iddia eden Tim Jenison’ı takip ediyoruz. Jenison, bu iddiasını kanıtlamak için Vermeer’in “Müzik Dersi” adlı eserini aynı optik hileyle yeniden yaratıyor. Resim ve sanat tarihine ilgi duyanlar için mükemmel bir dedektiflik serüveni diyebiliriz.


4. Blue Jasmine

Şimdiye kadar izlediğim Woody Allen filmleri arasında “çok çok beğendiğim” veya “tamamen nefret ettiğim” hiçbir film olmadı. “Woody Allen aaabi, tam New York kafası,” fetişim yoktur yani. Blue Jasmine farklı. Cate Blanchett’in yavaş yavaş çözülen “kaybeden kadın” portresi bu sene izlediklerim içinde apayrı bir yerde, uzay kategorisinde. Yazısı burada.


3. The World's End

Evet, bu yıl en beğendiğim üçüncü film bir “komedi / aksiyon filmi”. Listeyi tamamen önyargısız oluşturduğumu söylemiştim. Hiç kompleks yapmaya gerek yok. “Komedi / aksiyon” etiketinin çok üstüne çıkan cin fikirli olay örgüsü ve özünde “büyümeyi” anlatan hikâyesiyle (zayıf noktamdır) yılın en keyifli seyirliğiydi The World’s End.


2. The Wind Rises

Alıştırdığından daha “yetişkin ve ciddi” bir konuyu, buna uygun bir üslupla anlatan Miyazaki, sevenlerini ikiye böldü sanırım – beraber izlediğim anime sever arkadaşım “fazla gerçekçi olmuş, normal dram gibiydi!” diye çemkirdi mesela; ama ben beklentimin çok çok üstünde memnun kaldım. “Normal dram gibi” bir hikâyenin, rüya gibi renkler ve görsellerle adeta coşturulması müthiş bir sinema başarısı değil midir?


1. Before Midnight

18 yıllık bir geçmişe sahip karakterlerin hikâyesini devam ettirmek bir yazar için büyük bir nimet olsa gerek. Yönetmen Richard Linklater ve oyuncular Ethan Hawke ve Julie Delpy, karakterlerin özüne sadık kalarak kusursuz bir üçleme finali yazmışlar (final olduğunu bilmiyoruz aslında ama bana göre öyle olmalı). Kağıt üzerinde “romantik bir fantezi” gibi görünse de, bana göre sevgiyi ve hayatı anlatan en gerçekçi film (serisi) budur. Bir benzeri daha gelir mi bilinmez, diyecektim ki, yönetmen Linklater’ın bu seneki filmi Boyhood “hepsi ve daha fazlası” olarak başımı döndürdü.


Adını anmaya değer bulduklarım:

Rush
Gravity
Saving Mr. Banks
The Place Beyond the Pines
Le Passé
All Is Lost
The Square

20 Mart 2014 Perşembe

2013: EN İYİ 10 FİLM (Bölüm 1)


2013 yılının en beğendiğim 10 filmini belirledim. Bu belirlemeyi Mart’ın sonlarına doğru yapmış olmam, ne kadar ince eleyip sık dokuduğuma dair bir kanıt olsun!

Elbette izlemediğim, veya izleyemediğim filmler var. Ama yine de, izleyebildiğim filmlerin oldukça geniş ve çeşitli bir seçki olduğunu düşünüyorum. Upstream Color’dan The Lone Ranger’a, Cutie and the Boxer’dan Ender’s Game’e, her türlü önyargımla savaştım.

İtiraf etmeliyim ki önyargılarım çoğunlukla haklıydı! Ama önyargıların esiri olsaydım, belki de aşağıda sıraladığım 10 harika filmi hiç seyredemeyecektim…



10. Stories We Tell

Bu listelerde 10 numara hep kıymetli gelir bana; 10 numara “bunu eklesem şu dışarda kalacak” yeridir çünkü. En sonda sıralayacağım filmler yerine bu filmi 10 numaraya eklememin en büyük sebebi, “az kişinin duyduğu bir belgesel ekleyeyim de karizma olsun,” değil de, bu filmi daha çok insana duyurmaasdşasdşasdş

Yok yahu, bayağı entel karizması olsun diye ekledim! Ama inanın temelsiz bir seçim değil. Genç bir kadının ailesiyle ilgili bir sırrın peşine düşmesini anlatan Stories We Tell’in başarısı, aslında “bundan bize ne?” dedirtecek bir hikâyeyi, ilgi çekici ve evrensel bir dille anlatmasında yatıyor. 109 dakikalık belgeselin sonunda ulaştığınız nokta, başından tahmin ettiğiniz nokta değil. Listeye eklediğime pişman değilim.


9. The Wolf of Wall Street

“Leonardo DiCaprio Oscar’ı çok hak etmişti ama :((” trenine hiç binmesem de, aklımdan çıkmayacak 2013 filmlerinden biri oldu bu film. Yazısı burada.


8. In a World…

Dublaj sanatı her zaman acayip ilgimi çekmiştir. İkisi de dublaj sanatçısı baba / kızın ilginç dinamiklerle örülü rekabetini anlatan In a World…, sırf bu sebepten beni kağıt üzerinde kazanmış olabilir. Bana göre yılın en rahat izlenen, en ilginç komedi filmi; aynı zamanda da yılın en açık biçimde feminist mesajlar taşıyan filmi. Senaryodaki mesajların da ötesinde, filmi yazan, yöneten ve oynayan kişinin genç bir kadın olması da (Lake Bell), feminizm adına büyük bir zafer olsa gerek.


7. Short Term 12

Amerikan bağımsız sinemasına ne kadar ürkerek yaklaşsam da (özenti öğrenci filmlerini anımsatan ve yapmacık sevimlilikler içeren örneklerinden bahsediyorum), bu filmi iyi ki izlemişim. Genç bir yönetmenin, klişelerle çabucak çirkinleşebilecek bir konuyu (açmayın sorunlu ergenler) kendinden bu kadar emin ve tutarlı bir şekilde aktarması takdire değer. Hiç tanımadığım isimlerden oluşan oyuncu kadrosu da senenin en iyilerinden.


6. 12 Years a Slave

“Zaten Oscar’ı aldı, benim listeme de girerse iyice götü kalkmasın,” diyerek buraya eklemeyecektim ama, hadi yine büyüklük bende kalsın! Yazısı burada.


 YARIN: En beğendiğim 5 film...


2 Mart 2014 Pazar

Sinema izleyicisi için sezon finali



Ekim ayında Türkiye’de sinema izleyicisi olmak ve film festivalleriyle ilgili oldukça karamsar bir yazı yazmıştım. Bu yılın Oscar adaylarından bahsederken de bu filmlere Türkiye’de yasal ortamlardan ulaşmanın zorluğundan yakınmıştım.

Aslında değişen pek bir şey yok da… O karamsar tonu biraz yumuşatacağım. Son aylarda olan biteni takip ederek ne kadar bezmiş, tiksinmiş, yılmış olursanız olun, “bu ülkede iyi şeyler de oluyor.”

Başka Sinema gibi bir oluşumun hayata geçmesi olsun, Uluslararası Bağımsız Film Festivali sayesinde yurtdışında bile yeni yeni gösterilen “merak unsuru” filmlerin izleyicilerle buluşması olsun; o umutsuz ruh halimi kovuşturdu biraz. (Cidden – çok çok beğendiğim ve önümüzdeki sene adını çok duyacağımıza inandığım Boyhood filmini Sundance ve Berlin’den sonra ilk olarak İstanbul izleyicisi izlemiş oldu; önemli şeyler bunlar.)

Evet, “iyi filme” sinemada ulaşmak kolay değil. Evet, sinemada iyi film arayan bilinçli izleyici de çok az.

Hatta bırakın bunları yahu. Bilinçli vatandaşların dahi kaba kuvvetle susturulmak istendiği bir iklimdeyiz. Ülkenin aydınları politik, zenginleri dokunulmaz, dokunulmazları zengin olmuş. Demokrasisi fiilen bitmiş.

Buna rağmen, her şeye rağmen, kültür ve sanat etkinliklerine ilgi gösterip bilet alan insanları festival salonlarında gördükçe çok farklı şeyler hissediyorum.

Sanırım demek istediğim şey… daha kötü durumda da olabilirdik?

*

Kişisel olarak, keyifli bir “sinema yılı” yaşadım denebilir. İzlemek isteyip de izleyemediğim son birkaç film kaldı; onları da tamamlayıp 2013 yılının en sevdiğim filmleri önümüzdeki haftalar içinde sıralayacağım.

23 Şubat 2014 Pazar

OSCAR: Ben seçseydim...



Bu yılın En İyi Film adaylarını kendi keyfime göre değerlendirirken 12 Years a Slave’i birinci sıraya koymuş, büyük ödülü gerçekten kazanırsa bunun benim için bir ilk olacağını söylemiştim. Çünkü bu ödülleri takip ettiğim gereksiz 6 yıl içinde, beğendiğim film ve oyuncuların herhangi bir şey kazandığını hiç hatırlamıyorum!
 
Aklıma iki ihtimal geliyor: 1. Filmleri beğenimle lanetliyorum, 2. Sırf hipster entellik olsun diye, kazanması muhtemel / popüler filmleri özellikle desteklemiyorum, gidip kimsenin beğenmediğini beğeniyorum!

Nitekim son haftalarda, 2 Mart gecesi büyük ödülü 12 Years a Slave değil de, Gravity’nin, hatta Allah korusun American Hustle’ın kazanacağı senaryoları daha çok okudum. Gravity kazansa problem değil aslında ama, yine de kusura bakma Steve McQueen, o filmi bana beğendirmeyecektin! Beğeni lanetim üzerinde. Herhalde gözüm kaldı falan!

Bu vesileyle şöyle bir geçmişe baktım. Ben olsaydım hangi filmleri seçerdim diye düşündüm.

2012
Kazanan: Argo
Ben seçseydim: Beasts of the Southern Wild
Bu tercihte yalnız olduğumu düşünmüyorum; Beasts’in beğeneni bir hayli fazlaydı diye hatırlıyorum. Fakat bloggerlar’ın ve Twitter güruhunun beğenisi, Oscar ödüllerini dağıtan karaktersiz tayfanın Ben Affleck gazını geçirememişti.

2011
Kazanan: The Artist
Ben seçseydim: The Tree of Life
The Artist geçtiğimiz 5 yılın kazananları arasında en “bleh!” film olsa da, onun yerine The Tree of Life’ı seçecek kaç şaşkın babayiğit vardı acaba! Acayip bölücü bir film The Tree of Life – benim gibi çok seveni de var, “böyle sanatın içine tüküreyim!” diyeni de. Aslında kaba tabirle “sanat sineması” dedikleri şeyle aramız pek iyi değildir; ama bu filmi o kalıba sıkıştırmayı haksız buluyorum ve “hayatın başlangıcı” temalı 15 dakikalık sekansı hala unutamıyorum.

2010
Kazanan: The King’s Speech
Ben seçseydim: Toy Story 3
Toy Story 3, veya diğer adıyla Tüm Zamanların En İyi Filmi™ hakkında yazmaya başlasam bir paragrafta bitmesi mümkün değil. 15 yıla yayılan Toy Story serisiyle büyümüş biri olarak, bu filmin bir “final” filmi olarak hissettirdiği karmaşık duyguları burada anlatmayı denemeyeceğim bile! İlk filmi 1995 yılında izlemeyen bu duyguyu anlayamaz. Anlayamazsınız.

2009
Kazanan: The Hurt Locker
Ben seçseydim: Up
Hayır, bayılmadığım animasyon filmler de var! Ama özellikle şimdi dönüp baktığımızda Pixar’ın altın yılları olduğunu fark ettiğimiz dönemin (Cars 2 öncesi dönem) en güzel meyvelerinden birini reddetmek çok zor. İşin aslı, Tırt Locker yerine Up, District 9, An Education, ve hatta Avatar’ı bile tercih ettiğim enteresan bir yıldı 2009.

2008
Kazanan: Slumdog Millionaire
Ben seçseydim: Frost / Nixon
Aday bütün filmleri izlediğim ilk seneydi. Üniversitenin ilk yılında, içi umutla dolu, pırıl pırıl bir gençtim! 4’e yakınsayan not ortalamam, Justin Timberlake yeleklerim ve yazacağım muhteşem blogla beni kimse durduramayacaktı!

Hayatın beklediğim gibi gitmeyeceğini, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü Amy Adams değil de Penélope Cruz kazandığında anlamalıydım belki de! Frost / Nixon konusunda biraz zorluyorum aslında, zamanında Slumdog Millionaire’e pek lafım yoktu, ama kötü yaşlanan bir film olduğunu söylemeliyim.