Jennifer Lawrence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jennifer Lawrence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2014 Pazartesi

"En İyi Film" adaylarını sıralamaca #2

“Zenginin malı – züğürdün çenesi” hesabı, bu senenin “En İyi Film” Oscar’ına aday olan 9 filmi zevkime göre sıralıyorum. Çoğu hakkında bir şey yazmamışım zaten, bu bahaneyle iki laf etmiş oluruz.
  
ÖNCEKİ YAZI: X. Philomena

8. AMERICAN HUSTLE


Dürüst konuşmam gerekirse; eğer bu film şu anda olduğu kadar dikkat çekmeseydi ve ciddi ciddi ödüller kazanmasaydı, bu kadar gıcık olmazdım. “İzleyip unutacağınız türden bir film işte,” der geçerdim. “Kanal D’de gece 1’den sonra yayınlanan, adını hiç duymadığınız Amerikan filmlerinden biri.”

Ama şu anda? Lupita Nyong’o’nun (12 Years a Slave) olduğu ortamda ödül konuşması yapan Jennifer Lawrence’ı gördüm (Altın Küre’de), üstüne Oyuncular Birliği (SAG) ödülünü kabul eden American Hustle ekibini gördüm ve sinirlerim bozuldu şerefsizim!

Yönetmen David O. Russell’a zaten bayılmam. Geçen seneki Silver Linings Playbook olayına da önyargıyla yaklaşmış, ama sonunda (kendi halinde takılıp işini dümdüz yapan bir devlet memuru gibi) zararsız olduğuna kanaat getirmiş, hatta Jennifer Lawrence “dengesiz güzel kadın” rolünü kendine pek iyi yakıştırıp Oscar’a uzanırken – çok içten olmasa da – alkış tutmuştum.

Aynı gözlemler American Hustle için de geçerli. Ama bu kez zararsız, kendi halinde deyip geçemiyorum! “Beni bir kez kandırırsan, ayıp senindir. İki kez kandırırsan, ayıp benimdir!”

Russell’ın kamerayı oyunculara doğrultmaktan ibaret, yaratıcılığın Y’sinden, orijinalliğin O’sundan yoksun yönetmenlik anlayışından rahatsızım.

Hollywood’un en güzel / yakışıklı oyuncularını bir araya toplayıp müsamere oynatır gibi abartılı fantastik kılıklara sokmanın “ne cesur oyunculuk, ne harika karakter gelişimi” diye değerlendirilmesinden rahatsızım.

Kör göze parmak misali, bağıra bağıra “bakın gördünüz mü, ne oyunculuk ama!” dercesine filmin ilk karesinin Christian Bale’in göbeği olmasından rahatsızım! (Ki bence kendisi – göbek olsun olmasın – filmin iyilerindendi.) Oscar yemi formül rollerden rahatsızım.

Jennifer Lawrence’ın, filmin olay örgüsüne HİÇBİR etkisi olmayan bir rolde, YİNE “dengesiz güzel kadın” karakterini oynayarak, ödül üstüne ödül kazanmasından rahatsızım. (Jennifer Lawrence’ın yalnızca kendini oynadığını – dolayısıyla pek oyunculuk yapmadığını – da düşünmeye başladım; bir iki röportajını izleyin, kendisi bayağı “dengesiz güzel kadın” bence!)

Amy Adams iyiydi.

YARIN: 7 NUMARA!
~TRT dizisi değil. Gerçi o olsa daha iyiydi sanki?

25 Şubat 2013 Pazartesi

Oscar 2013: Otopsi Raporu


> “Son yılların en çekişmeli, en sürprizli töreni” muhabbetlerine rağmen, sezonu takip edenler için aslında son derece tahmin edilebilir bir Oscar yılı oldu. Argo, senenin en az tartışmalı, en “güvenli” seçimiydi. Çok hayranı olmasa da, nefret edeni azdı. Üstüne bir de Ben Affleck’in yönetmenlik adaylığı alamaması hikâyesi eklenince, Argo ekibi “mağdur edildik ey Hollywood unutma bizi” trenini pek güzel yönetti. Nitekim büyük ödülü kazanacağı son üç haftadır gayet belliydi. Listedeki favorim değil ama fazla şikâyetçi olamayacağım.

> Dört oyunculuk kategorisi içinde üç tanesi törenden önce belliydi. Sezonun bütün ödüllerini toplayan Daniel Day-Lewis, Anne Hathaway ve Jennifer Lawrence burada da boy gösterdiler. Açıkçası son bir haftadır dönen “En İyi Kadın Oyuncu’yu Emmanuelle Riva alacak” muhabbetlerini şaşkınlıklar içinde izledim. Riva’nın performansının çok sevildiğini anlıyorum ama tahminlerinde ciddi ciddi ödülün bu oyuncuya gidebileceğini iddia edenleri anlayabilmem mümkün değil. Sezon boyunca BAFTA haricindeki diğer bütün ödülleri Jennifer Lawrence’a kaptıran Riva, Oscar’a son anda sevenlerinin hayır dualarıyla uzanacak değildi herhalde?! Bu fısıltılar son haftada nasıl bu kadar yayıldı, insanların beklentisi – ortada hiçbir işaret yokken – bir haftada nasıl yükseldi anlamadım.

> Önceden tahmin edemediğimiz tek oyunculuk ödülü, En İyi Yardımcı Erkek dalında Christoph Waltz’a gitti. Bu ödülle ilgili iki problemim var: Birincisi, Christoph Waltz Django Unchained’de yardımcı oyuncu falan değil, bildiğiniz başrol. Jamie Foxx ile beraber iki başrolden biri. Dolayısıyla ortada diğer adaylara karşı bir haksızlık var. İkincisi, Waltz’ın bu filmdeki karakterinin, üç sene önce aynı ödülü aldığı Inglourious Basterds karakterinden hiçbir farkı yok. İfade yeteneği kuvvetli, otoriter, ani kararlar verebilen, ürkütücü Alman! Bir karakter çalışması olarak son derece tembel ve özensiz. Yıllardır aynı filmi çekip duran Tarantino, artık karakterlerini de geri dönüşüm yaparak tekrar tekrar kullanacaksa, Waltz önümüzdeki yirmi yılda bu kategorinin gediklisi olacak demektir.

> Yıllardır Oscar ödüllerinde canlı görmek istediğim olaylardan biri sonunda gerçekleşti: Bir ödül iki filme gitti! En İyi Ses Kurgusu dalında beraberlik çıktı. 85 yıllık Oscar tarihinde daha önce sadece 5 kez yaşanan bu tuhaf durum, sadece 1000’de 1 ihtimalle gerçekleşebilen, son derece nadir bir olay. En son 1995 yılında En İyi Kısa Film dalında görülen bu olayın tarihteki en heyecan verici örneği, 1968’te En İyi Kadın Oyuncu ödülünün Barbra Streisand ve Katherine Hepburn arasında paylaştırılmasıyla yaşanmıştı. Olayın videosu burada ve zarfı açıp beraberliği ilan eden Ingrid Bergman’ın inanılmaz sevimli tepkisi için bile izlemeye değer!

> Ang Lee, En İyi Yönetmen ödülünü En İyi Film ödülünü alamadan kazandı ve bunu ikinci kez yaptı! (Ama 2005’teki Brokeback Mountain / Crash rezaletinin aksine bu seferkini herkes bekliyordu.) Tuhaf bir başarı olsa da, ilk kez yaşanan bir şey değil. Yönetmen George Stevens, 1951 yılında A Place in the Sun, 1956 yılında Giant filmleriyle En İyi Yönetmen heykelciğini kazanmış, fakat her iki senede de En İyi Film ödüllerini başka filmlere kaptırmıştı.

> Akademi Ödülleri, bir seneyi daha en iyiyi ödüllendirmek yerine, “zamanın ruhunu” yakalamaya çalışarak geçirdi. Ömrümüzün bir senesi daha geçip gitti.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Sinema: Silver Linings Playbook


Çabuk yargılayan bir insan değilim. Ama bir yargıya vardığım zaman benim için olay bitiyor. Kendimi o konu (veya kişi) hakkındaki her türlü yeni bilgiye kapatıyorum. Hiçbir şey beni vardığım yargının aksine ikna edemiyor. Ha şimdi bunu kötü bir şey gibi anlattım ama şimdiye kadar yanıldığımı hiç hatırlamıyorum! Ayrıca ilk cümlede yalan söyledim – çok çabuk yargılarım! Böyle de ukala, yalancı, sevilmeyesi bir insanım!

Bir film yazısına daha tamamen alakasız bir muhabbetle başladığıma göre artık rahatlayabilirim! Bu alışkanlığım yüzünden okuyucu kaybettiğime eminim ama bu tarza çok alıştım (ayrıca içimi dökmeye ihtiyacım var).

Ama durun, her zamanki gibi (?) alakalı bir noktaya bağlamaya çalışacağım. İşte bu özelliğimin bir sonucu olarak, oyuncuları/şarkıcıları da çok çabuk yargılayıp defterimden sonsuza dek silebiliyorum – mesela benim için yeryüzünde Lady Gaga adında bir şarkıcı yok, ve Bradley Cooper dünyanın en gereksiz ve yeteneksiz oyuncularından biri!

Kendisinin başrolünde oynadığı Silver Linings Playbook’a da tamamen bu düşüncelerle gittim; Hollywood’un The Hangover’dan beri anlaşılmaz biçimde şişirmeye çalıştığı bu tırt oyuncuya iki saat katlanabilecek miydim? Üstelik önyargılarım sadece Cooper ile sınırlı değildi: Yönetmen David O. Russell hakkında da etiketlerim hazırdı, “iyi bir yönetmen ama tarzı yok” diye düşünüyordum. Hatta diğer başrol oyuncusu Jennifer Lawrence bile birazcık sorunluydu; Winter’s Bone’da hayran kaldığım oyuncuyu, The Hunger Games’teki acayip donuk (ve tek bir surat ifadesinden oluşan) performansını gördükten sonra listemde Kristen Stewart seviyesine indirmeye hazırdım!

İşte bu yüzden Silver Linings Playbook çok hoş bir sürpriz oldu. Aslında çok tuhaf bir film var karşımızda. Ama sevimli bir tuhaflık bu!

Evliliği acı verici bir şekilde sona eren Pat (Bradley Cooper), yaşadığı psikolojik sorunlar yüzünden mahkeme kararıyla gönderildiği tedavi merkezinden 8 ay sonra çıkarılır ve baba evine geri döner. Alabildiğine dengesiz, ani öfke patlamaları yaşayan, gerçekleri olduğu gibi görebilme yetisinden yoksun olan Pat, bir şekilde karısını yeniden elde edebileceğine inandırmıştır kendini. Futbol delisi bahisçi babası (Robert De Niro) ile hiç anlaşamaz. Fedakâr anne Dolores (Jacki Weaver) hep bu ikilinin tartışmalarının ortasında kalır.

Pat böyle içler acısı bir haldeyken, hayatına yeni ve çok farklı biri girer: Tiffany (Jennifer Lawrence). Tiffany, en az Pat kadar sorunludur: Yeni dul kalmıştır ve aynı Pat gibi dengesiz, ne zaman ne yapacağı belli olmayan, tehlikeli bir “delidir”… Sonrasını tek cümleyle özetlemek gerekirse: Çivi çiviyi söker…

Silver Linings Playbook, hayatın sillesini yemiş iki “delinin” birbirini iyileştirmesini anlatıyor gibi görünse de, verdiği mesaj aslında herkesin “deli” olduğu. Hayatta ileriye gitmenin tek yolunun, bu “deliliği” kabullenmekten geçtiği.

Yönetmen David O. Russell, filmine arka plan olarak aynı anda hem Amerikan futbolu ve bahis kültürünü, hem de salon dansçılığını kullanacak kadar çılgın; ama bu çok zıt kültür öğelerinden sıcak bir aile filmi / romantik komedi (veya “dramedi”) çıkaracak kadar becerikli. Görünüşe göre o da deliliğini kabullenmiş ve bu sayede hikâye anlatımında çok cesur bir iş çıkarmış.

Gerçekten de, bütün bu dengesiz karakterler ve kâğıt üzerinde son derece zayıf görünen olay örgüsü, çok kolay bir biçimde saçma ve absürt bir filme dönüşebilecekken, ortaya çıkan film tam aksine, şaşırtıcı biçimde tutarlı ve akıcı.

“Donuk surat” Jennifer Lawrence deli rolünü oynamak için sonunda bütün zincirlerinden kurtulmuş, parlamış ve kısa kariyerinin zirvesine ulaşmış. Robert De Niro ve Jacki Weaver anne baba rolünde karikatüre kaçmadan büyük oynamışlar. Tırt Bradley Cooper bile tahammül edilebilir bir oyunculuk sergilemiş!

Hem akıllı bir beyne, hem de samimi bir ruha sahip, ciddi bir romantik komediye hasret kaldıysanız, ilacınız burada. Ortada çığır açan, heyecan verici bir şey yok ama birazcık “sevimli deliliği” hangimiz sevmez ki?

10 üzerinden 8

Not: Silver Linings Playbook isminin Türkçe anlamı biraz zor. Gene de olabildiğince iyi niyetle Türkçe’ye Umut Işığım diye çevrilmiş. Bizim dağıtımcılardan Aşkın Gücü, Deli Aşıklar falan gibi basit bir çeviri bekliyordum, beni mahcup ettiler. Yine de ben olsaydım Bardağın Dolu Tarafını Görme Rehberi diye çevirirdim… (ve muhtemelen kimse izlemezdi!)