27 Ağustos 2012 Pazartesi

Sinema: Cosmopolis


Arkadaşım telefonda heyecanla “Cosmopolis gösterime girmiş? Adamın bütün filmlerini izledik bunu da izleyelim!” dedi; dehşet içinde “Robert Pattinson’ın bütün filmlerini izledin mi?!” deyivermişim. David Cronenberg’den bahsediyormuş. Heh.

İki dehşet farklı sinema ekolünü temsil eden iki farklı isim.

David Cronenberg, Eastern Promises (Şark Vaatleri), A History of Violence (Şiddetin Tarihçesi), Videodrome gibi filmlerin çok konuşulan yönetmeni, kült film kralı, gerçek bir “vizyoner”… Robert Pattinson ise… Robert Pattinson işte. Ucuz ama çok kazandıran filmlerin “arzu nesnesi”?

Filmin afişine filmin adıyla aynı boyutlarda PATTINSON!! CRONENBERG!! yazan pazarlama ekibi, belli ki hem azgın ergen kızları, hem de bohem sinefil entelleri aynı sinema salonuna toplarız diye düşünmüş! Anaam bu iki grup bir araya gelmez ki. Gelmemeli. Liseli Merve ve arkadaşlarının Hüseyin Arda heykel sergisinin açılış kokteyline katılıp ikram edilen şaraplara dadanması, veya eleştirmen Oray ve Taylan’ın sınıfta ağlayan kızın yanında bekleşip “ya tamam üzülme değmez o!!” demesi gibi bir şey. Saçma.

Neyse, efendim güya ben de “pis bohem sinefil entel” kategorisindeyim ya kendimce, aman bu filmi kaçırmayayım. Aman kaçırma. İyi halt et.

Cosmopolis, anlaşılmaz karakterlerin anlaşılmaz cümleler söyleyip anlaşılmaz davranışlarda bulunduğu, kendini fazla beğenen bir sanat mastürbasyonu.

Filmlerin göründükleri şey hakkında olmamasına bayılırım, “ukala kelimeler” dağarcığımın en favori parçası “alt metin”dir; söyleyeceği sözü olan filme sıkıcı dediğim görülmemiştir ama o sözün iyi anlatılmasını beklerim.

Cronenberg, kapitalizm ve içinde yaşadığımız toplum hakkında söylemek istediği sözü herhalde belirlemiş, ama anlatamamış diye umuyoruz. Yönetmenin bir önceki filmi A Dangerous Method (Tehlikeli İlişki), yüzeydeki sağlam hikâyesinin altına aynı ölçüde sağlam bir psikoloji incelemesi oturtmuştu ve severek izlemiş, uzun uzun da yazmıştım. Burada ise ne yüzeydeki hikâyeyi anladım, ne de – eğer varsa! – altındakini.

Ne kadar uğraşsam da, “sanat sineması” seven gerçek bir entel olamayacağım galiba!

Nitekim filmi izlediğim sinema salonu da, ki bir Çarşamba öğleden sonrası için beklediğimizden daha kalabalıktı, filmin yarısını zor getirdi, ikinci yarıda da çil yavrusu gibi dağıldı. Bizden başka filmin sonuna dek dayanan tek grup, arkamızda oturan ve cinsellik içeren bütün sahnelerde “ayyyy, hihihihii” gibi sesler çıkaran iki genç kızdı. Çıkışta “ayy ne iğrenç filmdi!” diye söylendiklerini işittim, yanlarına gittim ve “ya tamam üzülme değmez o!!” dedim. Doğruydu! Rahatladım.

10 üzerinden 2

22 Temmuz 2012 Pazar

Sinema: Savages


Oliver Stone’un en yeni “ben hala önemli bir yönetmenim tamammı :((” hezeyanı Savages, çok karakterli bir suç draması. Kalabalık bir kadro, devlet ve suç örgütleri arasındaki karanlık ilişkiler, rüşvetçi polis, soğukkanlı ve psikopat kötü adam, hepsinin arasında kalmış “masum” kahramanlar… Bir suç filminden beklediğiniz her şey, sanki bir kontrol listesinden işaretlenmişçesine, bu filmde mevcut. Lakin ben şimdi gidip bir tencerenin içine un, yağ ve şeker doldursam, bunlar kendi kendine helva olur mu efendim? Olmaz valla. Ölçüsünü bilmek lazım, uzun uzun karıştırmak lazım falan. Sonra sıcak sıcak yiyeceksin. Ohhh. Ne anlatıyordum ben? Oha. Resmen oruç kafama vurdu. Pardon.

Ben, Chon ve Ophelia, genç ve seksi üç uyuşturucu üreticisidir. (Çünkü filmlerdeki uyuşturucu bağımlıları daima genç, seksi, “özgür ruh” ve karizmatiktir.) Meksikalı bir uyuşturucu çetesi tabii ki bunların işine talip olur ve olaylar gelişir.

Senaryoya hakkını teslim etmek gerekirse, bu son derece düz hikayenin arka planını dolduran birtakım ilginç öğeler de var. Blake Lively’nin canlandırdığı Ophelia’nın (“hayatımın iki büyük aşkı” dediği) Ben ve Chon ile yaşadığı tuhaf üçlü ilişki, kendinden ve hayatından nefret eden, fakat kendi seçtiği hayata katlanmaktan başka çaresi olmayan uyuşturucu baronu Elena’nın (Salma Hayek) içinde bulunduğu çelişkiler, filmin dokusunu oluşturan California ve okyanus manzaraları derken, filme duyduğunuz ilgi neredeyse hiç azalmıyor.

Fakat bütün bunlar, senaryodaki kötü diyalogların, klişe karakter kalıplarının (“uyuşturucu yüzünden bok yoluna giden gençler”, “öcü Meksikalılar”) ve son derece zorlama olduğu hissedilen ucuz finalinin ağzınızda bıraktığı buruk tadı unutturmaya yetmiyor.

Gene de, bütün tahmin edilebilirliğine rağmen, (özellikle ilk yarısı için) tempolu ve ilgi çekici denebilir. Sinema salonunu terk ederken, üzerinize sinen cannabis kokusunu bir kova okyanus suyuyla temizlemeye çalışmışsınız gibi hissediyorsunuz: Yanlış olduğunu biliyorsunuz ama gene de keyif almışsınız!

10 üzerinden 5,5

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Sinema: The Amazing Spider-Man


Her yıl vizyona giren onlarca büyük bütçeli Hollywood filmi var… Hepsi de birtakım belli başlı satış cümlelerini kullanarak sizi sinema salonuna çekmeye çalışıyor. (En deli mega hiper süper kahramanlar! En seksi vampirler! En çılgın 3-D!). Filmlerin toplam bütçelerinin neredeyse yarısının sadece pazarlamaya ayrıldığı çok acayip bir dönemdeyiz. Elinizde çok süper bir poster veya fragman fikri varsa, bir stüdyonun filminize para yatırması için başka hiçbir şeyin önemi kalmadı denebilir (senaryo ve oyuncular dahil!).

İşte bu çok acayip rekabet ortamında, yapımcı şirket Sony’nin, Örümcek Adam gibi çok yaygın bilinen ve sevilen bir karakteri, sırf “yönetmen Sam Raimi’nin canı istemedi” diye çöpe atacağını beklemek, cidden saflık olurdu. Örümcek Adam neredeyse şeytan tüyüne sahip, çok yatırım yapılan, uluslararası tanınırlığı çok yüksek bir seri. Elbette devamı çekilecekti. O yüzden “yyeaa niye yeniden çektiler yyeeaa, ne’alaka yeaa” itirazlarını duymazdan geliyorum.

Ama “bu işin doğru yolu bu muydu?” diye sormaktan kendimi alamıyorum. The Amazing Spider-Man, en büyük hatasını Örümcek Adam’ın doğuş hikâyesini yeniden anlatmaya karar verdiği anda yapıyor. Baba figürünün trajik ölümü, ardından gelen intikam isteği, ardından gelen doğru yolu buluş, bilumum gençlik hezeyanları, “seni-seviyorum-ama-bunu-sana-yapamam” tripleri, güç, sorumluluk, BLEH.

Zaten genel olarak bütün süper kahraman filmlerinde son derece harcıâlem varyasyonlarla kullanılan bu temaları, Örümcek Adam serisinin ilk 2 filminde görmüş, tanımış, sevmiş, ailesinden istemiş, evlenmiş ve boy boy çocuklarımızı dizmiştik!

Sempatik bulduğum genç oyuncular ve son derece şık görsel yapı, aynı hikâyeyi ikinci kez dinlemenin getirdiği aldatılmışlık hissini alt eder diye düşünüyorsanız ve Örümcek Adam karakterine hâlihazırda sempati besliyorsanız, The Amazing Spider-Man iyi bir yaz günü eğlencesi olabilir.

10 üzerinden 5


EK: Örümcek Adam’ın daha eğlenceli ve orijinal maceralarını izlemek isteyenlere ise, şu anda ilk sezonu yayınlanmakta olan Ultimate Spider-Man çizgi dizisini öneririm. The Avengers karakterleri ile aynı evrende geçen dizi, hem bu sayede elde ettiği zengin mitoloji, hem de esprili ve kendini ciddiye almayan tarzıyla son derece eğlenceli bir seyirlik sunuyor bizlere. Evet ben çizgi film izleyen ve bununla gurur duyan biriyim. Oh.

26 Şubat 2012 Pazar

84. Akademi Ödülleri: Tahminlerim


Yalnızca bütün adaylarını izlediğim kategoriler için tahminde bulundum. Bütün adayları izlemediğim için En İyi Yabancı Film, En İyi Belgesel (Uzun Metraj, Kısa Metraj), En İyi Kısa Film, En İyi Kısa Animasyon, En İyi Şarkı, En İyi Kostüm ve En İyi Görsel Efekt kategorileri hakkında tahmin yapmayı uygun görmedim. En İyi Ses Kurgusu ve En İyi Ses Miksajı kategorilerini ise, yeterince teknik bilgiye sahip olmadığım için değerlendirmedim.

Açıkçası bugün içinde orada burada okuyacağınız diğer tahmin listelerinden çok da farklı değil benim listem. “Risk aldım” diyebileceğim noktalar: En İyi Orijinal Senaryo’yu herkesin tahmin ettiğinin aksine Woody Allen ve Midnight in Paris’in değil, gene The Artist’in alacağını düşünüyorum. Bir de En İyi Görüntü Yönetimi’ni The Tree of Life’a verdim ben ama o da The Artist’e gitse şaşırmam. Bunların dışında, özellikle büyük kategorilerde aşağıdaki tahminlerimden farklı sürprizler beklemiyorum…

Herkese iyi seyirler!


En İyi Film:

Ne Olacak: The Artist

Ne İsterdim: The Tree of Life


En İyi Yönetmen:

Ne Olacak: Michel Hazanavicius (The Artist)

Ne İsterdim: Terrence Malick (The Tree of Life)


En İyi Erkek Oyuncu:

Ne Olacak: Jean Dujardin (The Artist)

Ne İsterdim: Demián Bichir (A Better Life)


En İyi Kadın Oyuncu:

Ne Olacak: Viola Davis (The Help)

Ne İsterdim: Meryl Streep (The Iron Lady)


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

Ne Olacak: Christopher Plummer (Beginners)

Ne İsterdim: Christopher Plummer (Beginners)


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:

Ne Olacak: Octavia Spencer (The Help)

Ne İsterdim: Jessica Chastain (The Help)


En İyi Orijinal Senaryo:

Ne Olacak: The Artist (Michel Hazanavicius)

Ne İsterdim: Margin Call (J. C. Chandor)


En İyi Uyarlama Senaryo:

Ne Olacak: The Descendants (Alexander Payne, Nat Faxon, Jim Rash)

Ne İsterdim: The Ides of March (George Clooney, Grant Heslov, Beau Willimon)


En İyi Animasyon:

Ne Olacak: Rango

Ne İsterdim: The Adventures of Tintin!!!!!


En İyi Görüntü Yönetimi:

Ne Olacak: The Tree of Life (Emmanuel Lubezki)

Ne İsterdim: The Tree of Life (Emmanuel Lubezki)


En İyi Kurgu:

Ne Olacak: The Artist (Michel Hazanavicius)

Ne İsterdim: Moneyball (Christopher Tellefsen)


En İyi Makyaj:

Ne Olacak: The Iron Lady (Mark Coulier, J. Roy Helland)

Ne İsterdim: The Iron Lady (Mark Coulier, J. Roy Helland)


En İyi Sanat Yönetimi:

Ne Olacak: Hugo (Dante Ferretti, Francesca Lo Schiavo)

Ne İsterdim: Harry Potter and the Deathly Hallows, Part 2 (Stuart Craig, Stephanie McMillan)


En İyi Müzik:

Ne Olacak: The Artist (Ludovic Bource)

Ne İsterdim: The Adventures of Tintin (John Williams)


21 Şubat 2012 Salı

Oscar Ödülleri'ni Okuma Rehberi


Bir ödül sezonunu daha geride bırakıyoruz. Ödül sistemini saçma bulsanız da, ödül alan filmlerden tiksinseniz de, favori filminizin sıfır çekmesine anlam veremeseniz de, ödül sezonu iyidir. Normal koşullarda belki de dikkatimizi çekmeyecek filmleri izleme şansı bulur, tartışır ve eğleniriz.

Tabii bizim gibi “uzak” seyirciler için, birkaç sene öncesine kadar bu süreç çok zordu. Türk sinema dağıtımcılarının, Oscar adayı filmleri önceden satın almalarına rağmen Oscar haftasına kadar gösterime sokmama gibi bir saplantısı var. Zaten çok kısıtlı bir kitleye hitap eden bu filmleri, Oscar töreninin getireceği minimal düzeydeki reklamdan medet umarak tören haftasına kadar bekleten dağıtımcılar, aslında daha fazla seyirci kaybediyorlar ama haberleri yok. Konuşturtmasınlar beni şimdi.

Kişisel olarak, sinemada izleme imkânım olan bütün filmleri sinemada izlemeye çalıştım; hem gösterim tarihlerini, hem de festivalleri takip ettim. Bütün bu iyi niyetime rağmen, gene de filmlerin büyük çoğunluğunu “malum ortamlardan” izlemek zorunda kalmış olmam, yerli dağıtımcıları düşündürtmeli.

Sonuçta bütün filmleri izlemeyi başardım, peki elime ne geçti? Hiçbir şey. İnternet çağının yetiştirdiği aşırı özgüvenli neslin bir meyvesi olarak; blogumda yazarcılık oynadım, önüme gelen filmi fütursuzca eleştirdim ve kendimi bir bok zannettim! Ama bu başka bir yazının konusu. Bugün son bir kez daha yazarcılık oynamak istiyorum.

Açıkçası bu sene, bana göre, son derece zayıf bir seneydi. Dokuz filmin yarıştığı En İyi Film kategorisinin büyük kısmı “yürek ısıtan / iyi hissettiren” ama boş filmlerle, kalan kısmı da bildiğin çok kötü filmlerle dolu (bazı istisnalar hariç).

Yarışta en şanslı görünen aday The Artist mesela. Sesli çekilmiş olsa beş para etmez nitelikteki hafif senaryosu, bütün filmin “sessiz sinema kültürüne saygı duruşu” fikrine dayandırıldığı, içeriğin hiç umursanmadığı izlenimini veriyor. “Zaten olayı buydu” diyenler de var ama bana göre ortaya çıkan sonuç “sevimli, ama daha fazlası değil”.

Veya oyunculuk kategorilerini dolduran The Help. Bu film yüreğinizi ısıtmaya o kadar kararlı ki, bunu yaparken hangi sterotipleri gözümüze soktuğunu umursamıyor. Oscarlar’ın bayıldığı ırkçılık konusunu son derece karikatürize edilmiş karakterlerle anlatan film, evet bir bütün olarak kötü değil belki, ama çok değil birkaç ay sonra unutulup gidecek.

Hugo masalsı anlatımı ve büyüleyici görselliği ile ağzımızda güzel bir tat bıraktı belki ama, neye odaklandığı anlaşılmayan senaryosu yüzünden onu da içime sinerek destekleyemiyorum. (Bir çocuğun babasına duyduğu özlem? Bir genç kızın macera tutkusu? Bir sinema emektarının küskün geçen hayatı? Genel olarak sinema kültürü? Bu film hangisi hakkındaydı?)

Mazlum takımın büyük takımları yenerek zirveye ulaşmasını anlatan Moneyball, aynı konsepti kullanan Rocky ve diğer 78 milyon spor filminden herhalde farklılık olsun diye, mazlum takımın zirveye ulaştığını göstermiyor bile… ve sanırım gene de tatmin olmamızı bekliyor. Manipülatif olmaktan özenle kaçınan, gerçekçi senaryosuyla, genel olarak En İyi Film kategorisinin iyilerinden olduğunu düşünsem de, burada da kalıcı bir malzeme yok.

The Descendants ve Extremely Loud & Incredibly Close hakkında bir şey söylemek istemiyorum. Zira gereksiz yere kabalaşabilirim ve şu anda göründüğümden daha fazla ukala görünmek istemiyorum! İlki hakkında blogumda bayağı bir giydirmiştim zaten. Belki öbürü hakkında da içimdeki tiksintiyi kusacağım bir yazı yazarım sonra.

Geriye, “kazansa mutlu olurum” diyebileceğim 3 aday kalıyor. Midnight In Paris, The Tree of Life ve War Horse. Üçü de seyirciye karşı dürüst ve kendi içinde tutarlı filmler. Midnight In Paris’i “ait olamama” ve “kaçış” temalarını böylesine sevimli biçimde işlemeyi başardığı için, The Tree of Life’ı dünyadaki yerimizi, yaşamdaki amacımızı sorgulamaya ittiği için ve nefes kesici duruluğu için, War Horse’u da saf ve hakiki bir “epik masal” olmaktan başka hiçbir şeye özenmediği için sevdim.

Ama bu üç filmin de yarışta herhangi bir şansı yok. Pazartesi sabahı 6’da “En İyi Film” olarak The Artist’in adı okunduğunda “çok saçma yeaaa” diyeceğim, “War Horse’un hakkı yendi” diyeceğim, “daha da izlemem Oscar törenini” diyeceğim. Diyeceğim de diyeceğim. Hepimiz diyeceğiz. Bloglar ve sözlükler buna benzer yorumlarla dolup taşacak.

İşte bu noktada, bir adım geriye çekilip, “Kimin umurunda?” dememiz gerekiyor. Yapmamız gereken şey, (sizin zevkinizin başkalarının zevkiyle her zaman uyuşmayabileceği gerçeğini kabul etmek dışında,) Akademi’nin zaten aslında asla “En İyi”yi ödüllendirmediğini anlamak.

Oscar “En İyi”ye değil, “En İyi Kampanya Sahibi”ne verilen bir ödüldür.

Bir adayın ödül alabilmesi için yalnızca iyi bir film veya iyi bir performans yetmez. Ödül alan her işin arkasında milyon dolarlar harcanan büyük bir kampanya vardır. Oy kullanan Akademi üyelerine özel gösterimler, yemekler, söyleşiler ve çok daha fazlasını kapsayan, muazzam bir pazarlama rüzgârını arkanıza almadan ödül kazanamazsınız. Hatta çoğunlukla bu da yetmez. Aday olarak bir hikâyeniz olmalı. “Ödüle 20 kere aday olup hiç alamayan usta yönetmen”, “önceden hakkı yenmiş emektar oyuncu”, “sıra dışı bir dramatik rolle kendi kalıplarını kıran kadın komedi oyuncusu” gibi, Akademi üyelerinin mutlu sona ulaştırmaktan rahatsız olmayacağı bir hikâyeniz yoksa hiç umutlanmayın yani.

Gene de tatmin olmadınız mı? Hala “bu haksızlığa” anlam veremiyor musunuz?

O zaman şunu da ekleyelim: Akademi dediğimiz şey, %94’ü beyaz Amerikalılardan oluşan, %77’si erkek, %54’ü 60 yaşın üzerinde (yaş ortalaması 62), son derece homojen, hantal ve yaşlı bir grup insan. Referans sistemiyle üye kabul eden bu grubun içinde, Madonna, Beyoncé, Adam Sandler ve Bradley Cooper gibi isimler varken, mesela bir Woody Allen ve George Lucas bu üyeler arasında değil. Zaten kimin Oscar kazanacağına karar veren bu insanların %64’ü bırakın Oscar kazanmayı, Oscar’a aday bile olamamış insanlar…

Özetlemek gerekirse… Oscar ödülü bir prestij, ama asla bir hüküm mercii değil. “En İyi”yi sadece siz, kendiniz seçebilirsiniz. Bu sürecin bize tek katkısı, özel bir spot ışığı tutulan bu şanslı filmleri tanımak, yorumlamak ve paylaşmak olabilir ancak.

Sevgiler.

15 Şubat 2012 Çarşamba

Sinema: Tinker Tailor Soldier Spy


Yaklaşık 2 yıldır sinema eleştirisi yazıyorum. Açık konuşayım, bu sürede en yakın arkadaşlarımdan çok laf yedim. Ben kim oluyorum da sinema eleştiriyorum? Bütün filmleri çok mu süper anladığımı zannediyorum? Blog alınca kendini yazar zanneden acıklı bir entel özentisi miyim?

Dürüst konuşmak gerekirse, gerçekten kendimi gerçek eleştirmenlerle yan yana koyamıyorum. “Film izleme deneyimlerini paylaşmayı seven, sıradan bir insan” olarak bilinmeyi tercih ederdim.

Blog kültürü sayesinde herkes yazarcılık oynar oldu, açıkçası ben de bazen kendimi bu sanrıya kaptırmıyor değilim, sıcak elma şarabımı yudumlayıp (?) normal hayatta kullanmadığım büyük kelimeler kullanarak ona buna giydirdiğim yazılar yazınca kendimi bir bok zannediyorum.

Ama işte neyse ki, arada bir Tinker Tailor Soldier Spy gibi filmler geliyor karşıma da, bu işten pek bir şey anlamadığım gerçeğini gayet net biçimde yüzüme vuruyor!

Yani, insan bütün bir filmi, tek kaşı kalkık biçimde, ekrana alık alık bakıp “eee?” diye sorarak izleyebilir mi arkadaş? Mümkünmüş, gördüm! Yaşadım. Ben bu filmi anlamadım. Konusunu da anlamadım, olayını da anlamadım.

Olay Soğuk Savaş döneminde İngiliz İstihbarat Servisi’nde geçiyor. Bunun başındaki adam servisin içeride bir köstebek olduğundan şüpheleniyor, ama soruşturması tamamlanmadan görevden alınıyor (ve çok geçmeden ölüyor). Köstebeği bulma görevi, sağ kolu George Smiley’ye kalıyor (Gary Oldman). Smiley, bu yüksek rütbeli ajanlar grubu içindeki çürük elmayı bulmak için araştırmalara başlıyor.

Bu kadarını anladım. Sonradan İnternet’ten okuyarak finalini de anladım. Ama film, minimalist olmak isterken küçüldükçe küçülüyor, küçüldükçe anlaşılmaz hale geliyor ve bunu bir meziyet sanıyor. Küçük nüanslarla dolu, sakin bir film olmak isterken önemli hiçbir şeyin altını çizemeyen, olay örgüsündeki önemli detayları seyirciye sağlıklı bir biçimde aktarmaktan aciz, insani duygulardan arındırılmış ve her anlamıyla etkisiz bir “İngiliz filmine” dönüşüyor.

Okuyucunun soruşturmanın bir parçasına dönüştüğü, bizleri ipuçlarını takip etmeye iten dedektiflik hikâyelerine bayılırım ben. Normalde çok sevdiğim “katil kim?” sorusu, burada “kimin umurunda?” sorusuna dönüşüyor. Hatta, [SPOILER] ortada soru bile yok! Suçlunun, bütün şüpheliler arasında en ünlü ve deneyimli oyuncu olan ve daha yeni Oscar kazanan Colin Firth olduğu, filmin afişine baktığınızda bile anlaşılıyor! [SPOILER]

Hiçbir karakterin duygusal motivasyonu yeterince işlenmediği için, filme duygusal bir yatırım yapma şansınız yok. Fakat filme düşünsel bir yatırım yapma şansınız da yok. Toplanan bütün ipuçları filmin sonunda bize suçluyu verseydi; en azından sonradan geriye dönüp, olay örgüsünü kafamızda yeniden kurup, “hmm, gerçekten de böyleymiş” tatminini yaşayabilirdik. Ama filmdeki ipuçları bizi suçlunun kendisine ulaştırmak yerine, suçluyu yakalama yolunu veriyor. Smiley’nin bu yolu kullanıp köstebeği yakalaması, piyango torbasından rastgele isim çekmekten farksız bir olaya dönüşüyor. Final sahnesi seyirciyi tatmin etmediği gibi, final sahnesinin yaşanmakta olduğu bile anlaşılmıyor; bir dedektiflik hikâyesinde bu kadar heyecansız bir çözülme sahnesi olabileceğini hayal bile edemezdim!

Mükemmel sanat yönetimi ve Gary Oldman dışında zevkime hitap eden bir şey bulamadım burada.

Durum böyle olunca, RottenTomatoes’daki %84 notunu da, BAFTA’da aldığı En İyi İngiliz Filmi ödülünü de anlayamıyorum, açıklayamıyorum. Ama zaten düşünürseniz, bir şeyden anladığımı da iddia etmemiştim.* Teşekkürler Tinker Tailor Soldier Spy, bana vasat bir sinema izleyicisinden farkım olmadığını böylesine dürüst bir biçimde hatırlattığın için.


1o üzerinden 4,5


* Blogun adı, blog yazınca her şeyden anladığını zanneden, aşırı özgüvenli yeni nesil İnternet kullanıcısına yapılmış bir göndermeydi.