19 Ekim 2014 Pazar

Filmekimi 2014: Mr. Turner


Yakın geçmişte seyrettiğimiz biyografik filmleri şöyle bir düşündüm. Mandela: Long Walk to Freedom, Fruitvale Station, Rush, The Butler, Saving Mr. Banks, Lincoln, The Iron Lady, The Fighter, J. Edgar, Milk ve daha niceleri… Ekseriyetle dandik, vasatın üstüne nadiren çıkabilen filmlerle dolu bir liste.

Tanınan, hikâyeleri halka mal olmuş tarihi figürlerin sinema karakterlerine dönüştürülmesi, kulağa son derece basit, harika bir fikir gibi gelmiyor mu? Yanlış! Bu filmlerin neredeyse tamamının işlediği iki büyük günah var.

BİR: Karakteri mutlaka haklı gösterip peygamberleştirme hastalığı (kötü şeyler yapıyorsa bile, “meğerse” bir bildiği vardır, “aslında” özünde çok iyidir; hiç olmadı geçmişte yaşadığı bir travmanın sonucu olarak kötülük yapıyordur). İKİ: Karakterin başından geçen olay her ne olursa olsun, bunu ilham verici bir hikâye olarak yansıtma zorunluluğu (eğer Margaret Thatcher Kuzey İngiltere’deki maden ocaklarını kapatabiliyorsa, siz de bir gün hayallerinizi gerçekleştirebilirsiniz!).

19. yüzyılda yaşayan İngiliz ressam J. M. W. Turner’ın hayatını anlatan Mr. Turner, bu iki günahın ikisinden de özenle kaçınıyor.

İngiliz karakter oyuncusu Timothy Spall’un hayat verdiği Bay Turner, çoğunlukla suratsız, etrafındaki insanların kıymetini bilmeyen, sanatı dışındaki herhangi bir şeye nadiren ilgi gösteren, düz ifade etmek gerekirse antipatik bir karakter. Usta yönetmen Mike Leigh’nin bu karakter etrafında ördüğü film de, düşük tempolu, inanılmaz zengin ve detaylı bir karakter çalışması – kesinlikle “mutlu etmek, ilham vermek” gibi bir derdi yok.

Bunun anlamı şu: Mr. Turner, hiçbir zaman yukarda saydığım filmler kadar dikkat çekmeyecek ve ödüllere oynamayacak. Ama Spall’un başını çektiği müthiş, müthiş oyuncu kadrosu, her kadrajın ayrı bir yağlı boya tablo olduğu, nefes kesen görüntü yönetimiyle, izleyenlerin aklından yıllarca çıkmayacak.

Bu yılın en tatmin edici 150 dakikası diyebilirim.

10 üzerinden 9,5

18 Ekim 2014 Cumartesi

Filmekimi 2014: Two Days, One Night


Fransızcaya karşı sebebini tam olarak bilemediğim (veya belki de dillendiremediğim) bir antipati beslememe rağmen, Fransız oyuncu Marion Cotillard yıllardır “iyi listemde” yer alır. Jennifer Lawrence’ın En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandığı o melun sene, Cotillard’ın Rust and Bone’daki performansıyla en azından aday gösterilmesi gerektiğini düşünmüştüm.

Two Days, One Night (Fransızca: dö juğ, ün nüi!), Marion Cotillard’nın yüzümüzü kara çıkarmadığı, enfes bir Belçika filmi.

Filmde acele etmeden, yavaş yavaş açıklandığı üzere, Sandra (Cotillard) yakın zamanda geçirdiği bir psikolojik rahatsızlık yüzünden, çalıştığı işten geçici olarak ayrılmıştır. İşyerine geri döndüğünde, patronunun diğer 16 çalışan arasında – acımasız – bir oylama yaptığını öğrenir: Ya Sandra işini kaybedecektir, ya da hiçbir çalışan o seneki ikramiyelerini alamayacaktır. İlk oylamada 2 kişi hariç herkesin ikramiyeyi tercih ettiğini gören Sandra’nın, iş arkadaşlarını tek tek ziyaret edip fikirlerini değiştirmek için, ikinci oylamaya kadar iki gün, bir gecesi vardır.

Hangi noktaya nasıl erişeceğini çok iyi bilen, bununla beraber seyircinin merakını bir an olsun düşürmeyen, kendinden bu kadar emin bir film bu günlerde pek az bulunuyor. Ulaştığı sapasağlam sinema dilinin de ötesinde, dönemin ekonomik ve sosyal koşullarını kayda değer bir hassasiyetle yansıtmasıyla da, çok önemli bir iş başarıyor aslında.

Gerçekten de, çalışanların, arkadaşları ve maddi kazançları arasında seçim yapmak zorunda bırakıldığı merhametsiz kapitalist tavrın, sessiz ve cılız bir öfkeyle karşılandığı, ne hikmetse hiç sorgulanmadan kabul edildiği bir Belçika portresi, şüphesiz hiçbirimize yabancı gelmiyordur. Üstelik, iki çocuklu, hasta arkadaşının istikbali yerine, 1000 euroluk ikramiyeyi tercih eden işçilere de ister istemez hak verdiğimiz noktada, basit bir insan draması gibi görünen filmin, aslında neler haykırdığını duymamak mümkün değil.

Tüm bunlar ve de Cotillard’nın harika oyunculuğu; Two Days, One Night’ı yılın en akılda kalıcı işlerinden biri yapıyor.

10 üzerinden 9

13 Ekim 2014 Pazartesi

Filmekimi 2014: Whiplash


[Okurken dinlemeniz için müzik önerisi.]

Bu yılın başından beri çeşitli festivallerde adını son derece yüksek övgülerle duyuran Whiplash, Filmekimi kapsamında Türk seyircilere de nasip oldu.

Whiplash, Miles Teller ve usta karakter oyuncusu J. K. Simmons’ın canlandırdığı iki caz müzisyeni arasındaki gergin dinamiği hikâye ediyor. Genç Andrew’un (Teller) en büyük hayali, dünyanın en iyi caz bateristlerinden biri olmaktır. Disiplinli ve sözünü sakınmayan konservatuar öğretmeni Terence Fletcher’ın (Simmons) gözüne girmeyi çok isteyen Andrew, bu yolda her şeyi göze alacaktır.

“Caz müziğin Black Swan’ı” olarak nitelendirebileceğim film, bana göre “kendini sanatına adayan sosyopat artist” klişesini Black Swan’dan çok daha iyi satıyor. O filmdeki eğreti gerilim öğelerini hiç mi hiç sevememiş bir izleyici olarak, Whiplash’ın “en iyisi olmak isteyen ruh hastası sanatçı” yaklaşımını daha temeli sağlam, daha gerçekçi buldum.

Fakat karakterlerdeki gerçeklik duygusu, onları daha iyi anlamama – veya sevmeme –  yardımcı olmadı. Başroldeki Miles Teller’ın, her filminde aynı “kendine fazla güvenen, ukala, sinir bozucu Amerikan genci” rolünü oynadığını düşünürdüm ve çok itici bulurdum (bkz. The Spectacular Now). Burada aynı tarzda değil ama, yeni bir iticilik seviyesi yakalamış sanki: The Social Network / Jesse Eisenberg stili, “çok zekiyim ama siz anlamıyorsunuz” gergini, iletişim fakiri, sinir bozucu Amerikan genci!

Fakat oynadıkları antipatik karakterleri bir yana bırakırsak, iki oyuncunun da rollerinin gerektirdiği fiziksel ve duygusal kapasiteyi hakkını vererek doldurduklarını söylememiz lazım. Miles Teller’ın adeta kendinden geçerek oynadığı prova ve konser sahnelerindeki harika müzik ve kulak dolduran ses miksajı için, iyi bir sinemada görülmesini tavsiye ediyorum.

10 üzerinden 7

Filmekimi 2014: Boyhood


Bu filmi ilk olarak !f İstanbul’un kapanış filmi olarak Şubat ayında izlemiştim. Aradan geçen zamanda askere gittim ve geldim; hayatım hem çok değişti, hem de hiç değişmedi. 7 ay sonra, geçtiğimiz Cuma günü, bu kez Filmekimi’nde buluştum Boyhood ile… Karakterlerin 12 yılı gözlerimin önünde akıp giderken, ister istemez kendi hayatımı düşündüm.

Before Sunrise / Before Sunset / Before Midnight filmlerinin sevdiğimiz yönetmeni Richard Linklater’ın zaman-mekân büken yeni şaheseri Boyhood, aslında son derece basit bir temayı işliyor: Bir ailenin geçip giden hayatı. Bu – aslında hikâye etmeye değer bir yanı olmayan – hikâyeyi, aynı oyuncu kadrosunu 12 yıl boyunca her sene bir araya getirerek, son derece organik bir biçimde yansıtma konseptini ise, herhalde yalnızca Linklater bu kadar korkusuzca benimseyebilirdi.

Filmin adı Boyhood / Çocukluk olmasına rağmen, yalnızca bir erkek çocuğunun büyümesine değil, kendini tanımaya çalışan bir anne ve babanın da yolculuğuna şahit oluyoruz. 2 çocuklu bekâr annenin (Patricia Arquette) hayatına yeni bir anlam verme mücadelesi, ve eski kocasının (Ethan Hawke) idealist düşünce yapısı ve realist hayat şartları arasında mecburen yakaladığı denge; küçük Mason’ın merkezde yer alan büyüme hikayesine hak ettiği derinliği kazandırıyor.

[SPOILER]

Tabii aslında burada birbiriyle çarpışan iki arketip söz konusu. Bir tarafta, ideallerine fazlaca tutunan, tutkulu, biraz da hayalperest bir baba var. Hayatı plansızca, içinden geldiği gibi yaşıyor ama, filmin sonunda iş güç, çoluk çocuk sahibi bir “aile adamına” dönüşüyor. Halinden de memnun gözüküyor. Diğer tarafta ise, kendini bütünleme yolunda çok çaba harcayan ve hayattan tam olarak ne istediğini çok iyi biliyormuş gibi gözüken anne var. Lakin o kadar yanlış tercihler yapıyor ki, filmin sonunda boşa geçip giden ömrünün yasını tutar, hatta genç oğlunun önündeki hayatı kıskanır hale geliyor – filmin en vurucu cümlesiyle beraber: “Hayatta bundan daha fazlası olacak diye düşünmüştüm.” (“I just thought there would be more.”)

Karakter olarak babasına yakın duruşu ve filmin final sekansı, Mason’ın gelecekte mutlu olacağını ima ediyor ve film bu umut dolu tonda son buluyor… Fakat Patricia Arquette’in, geçen 12 yılın bütün yoğunluğunu hissettirerek aktardığı o cümle, akıldan çıkmıyor.

[/SPOILER]

Bu ikiliği, altını kalınca çizerek, ama bir o kadar da ince bir dille anlatıyor olması; Boyhood’u HAYAT hakkındaki en iyi filmlerden biri ilan etmeme yetiyor. Kulağa basit veya çiğ geliyor olabilir ama, bence karşımızda hakikaten özel bir film var.

10 üzerinden 10

28 Eylül 2014 Pazar

2014 Sinema Sezonu'na hoş gelirken...


Geçtiğimiz 6 aydır hiçbir şey yazmadığımı, Korkunç Büyük İnternet Boşluğu’nda fark eden olduysa diye, kısa, kişisel bir not düşmek istedim.

Okul, yüksek lisans, tez falan derken, daha fazla ertelemek istemediğim bir işi tamamladım ve askere gittim. Hayatımın en saçma dönemlerinden biri olmakla beraber, kesinlikle “ilginç” bir deneyimdi; belki bir gün daha detaylı biçimde yazmak isterim.

Şu noktada, eğitimini tamamlamış ve “vatan borcunu” ödemiş hayırlı bir evlat olarak, günlük mesaim sağa sola iş başvurusu göndermek ve beklemekten ibaret!

Altı ay Kral TV hariç hiçbir şey izleyemediğimi düşünürseniz, an itibariyle önümde bekleyen film ve diziler için ne kadar mutlu olduğumu anlayabilirsiniz.

Yaklaşan Oscar sezonuyla beraber gösterime girecek “büyük filmler”, deste deste Filmekimi 2014 biletlerim ve bekleyen dizilerimle, iyi bir sonbahar geçirmeyi umut ediyorum.

Hakkımızda hayırlısı.

Twitter: @MuratEvre1