Marion Cotillard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marion Cotillard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2014 Cumartesi

Filmekimi 2014: Two Days, One Night


Fransızcaya karşı sebebini tam olarak bilemediğim (veya belki de dillendiremediğim) bir antipati beslememe rağmen, Fransız oyuncu Marion Cotillard yıllardır “iyi listemde” yer alır. Jennifer Lawrence’ın En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandığı o melun sene, Cotillard’ın Rust and Bone’daki performansıyla en azından aday gösterilmesi gerektiğini düşünmüştüm.

Two Days, One Night (Fransızca: dö juğ, ün nüi!), Marion Cotillard’nın yüzümüzü kara çıkarmadığı, enfes bir Belçika filmi.

Filmde acele etmeden, yavaş yavaş açıklandığı üzere, Sandra (Cotillard) yakın zamanda geçirdiği bir psikolojik rahatsızlık yüzünden, çalıştığı işten geçici olarak ayrılmıştır. İşyerine geri döndüğünde, patronunun diğer 16 çalışan arasında – acımasız – bir oylama yaptığını öğrenir: Ya Sandra işini kaybedecektir, ya da hiçbir çalışan o seneki ikramiyelerini alamayacaktır. İlk oylamada 2 kişi hariç herkesin ikramiyeyi tercih ettiğini gören Sandra’nın, iş arkadaşlarını tek tek ziyaret edip fikirlerini değiştirmek için, ikinci oylamaya kadar iki gün, bir gecesi vardır.

Hangi noktaya nasıl erişeceğini çok iyi bilen, bununla beraber seyircinin merakını bir an olsun düşürmeyen, kendinden bu kadar emin bir film bu günlerde pek az bulunuyor. Ulaştığı sapasağlam sinema dilinin de ötesinde, dönemin ekonomik ve sosyal koşullarını kayda değer bir hassasiyetle yansıtmasıyla da, çok önemli bir iş başarıyor aslında.

Gerçekten de, çalışanların, arkadaşları ve maddi kazançları arasında seçim yapmak zorunda bırakıldığı merhametsiz kapitalist tavrın, sessiz ve cılız bir öfkeyle karşılandığı, ne hikmetse hiç sorgulanmadan kabul edildiği bir Belçika portresi, şüphesiz hiçbirimize yabancı gelmiyordur. Üstelik, iki çocuklu, hasta arkadaşının istikbali yerine, 1000 euroluk ikramiyeyi tercih eden işçilere de ister istemez hak verdiğimiz noktada, basit bir insan draması gibi görünen filmin, aslında neler haykırdığını duymamak mümkün değil.

Tüm bunlar ve de Cotillard’nın harika oyunculuğu; Two Days, One Night’ı yılın en akılda kalıcı işlerinden biri yapıyor.

10 üzerinden 9

24 Kasım 2012 Cumartesi

Sinema: Rust and Bone


Her sene televizyonda Oscar Ödül Töreni yayınını izlerken NTV’nin gösterdiği çabayı anlıyorum, takdir ediyorum ama genellikle çok acayip sinirleniyorum! Koltukları tekmeleyesim geliyor. Sebebi de Tuğrul Eryılmaz’dan başkası değil!

Tuğrul Bey’in sinema birikimi yüksek, üslubu kuvvetli bir gazeteci olduğuna şüphem yok. Fakat sahip olduğu ve olabileceği bütün bu üstün meziyetler, kendisinin modern popüler sinema bilgisinden yoksun veya Hollywood stüdyo sisteminin nasıl işlediğinden bihaber, hırçın bir “dinozor” olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Sadece geçen seneki yayında bile, The Artist’in başarısından duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirmek adına, “Zaten bu filmlere kimse gitmiyor, giden de parasını geri istiyor,” yorumunu yaparak Demet Akalın seviyesine inen, Jean Dujardin’in ödül almasına kızarak “Bu adamdan hiçbir şey olmaz. Göreceksiniz birkaç seneye kaybolup gidecek, bakın birkaç sene önceki Marion Cotillard’a ne oldu, kaybolup gitti!” diyen, bambaşka bir kafa var karşımızda!

Ailecek gittiğiniz düğünde çabucak kafayı bulup rezalet çıkaran sarhoş amcanız gibi, bütün geceyi zehir etmişti Tuğrul Bey!

“Kaybolup gitti!” dediği Marion Cotillard’ın Oscar kazandıktan sonra Inception ve The Dark Knight Rises gibi devasa gişe filmlerinde başrol oynadığını, Nine, Midnight In Paris gibi filmlerle birçok ödüle aday gösterildiğini, yetmezmiş gibi bu sene de Rust and Bone ile ikinci bir En İyi Kadın Oyuncu adaylığına çok yakın olduğunu duysa, ne derdi acaba?

Kendisinin bu satırları okuyacağını tahmin etmiyoruz ama gene de buradan belirtmiş olalım: Evet, Marion Cotillard, Rust and Bone’daki oyunculuğu ile yeni bir adaylığa çok yakın, arkasındaki rüzgâr oldukça güçlü; kuşluk vakti Paris’ten yola çıksa kahvaltıyı Los Angeles Kodak Theatre’da yapar, öyle diyeyim yani!

Bu güçlü oyunculuğu sergilediği filmin son derece sıradan ve “izleyip unutulası” bir film olması ise üzücü. Sorumluluk almaktan kaçan ve bağlanmaktan korkan sorunlu bir eski boksörün, aşk ve sevgiyle değişen hayatı anlatılıyor. Beklendiği üzere, “bu ilişki nereye gidiyor?”, “ben senin için neyim?” soruları gırla gidiyor. Ama bir fark var: Filmin başlarında, kadın karakter (Cotillard) talihsiz bir kaza geçiriyor ve iki bacağını da kaybediyor. Bu noktadan itibaren film, bu kaybın sonuçlarını ve şanssız genç kadının hayatla barışma hikâyesini anlatacakmış gibi yapıyor; ama bunu yaparken ortaya koyduğu iş son derece üstünkörü ve tatmin edicilikten uzak.

Bu durum bana şunu hissettiriyor: Sanki bu sıradan senaryo önceden yazılıp beğenilmemiş de, “kadın başrol filmin başında sakat kalsın” fikri sonradan eklenmiş. (Hâlbuki öyle olmadığını biliyorum.) Gerçekten de, çok etkileyici ve düşündürücü olan bu öğeyi filmden çıkarsanız, elinizde kalan film o kadar düz ki, “bu yönetmen cidden A Prophet’in yönetmeni mi ya?” diye iki kez kontrol etmek istiyorsunuz.

Aklınızda kalan tek şey Marion Cotillard oluyor; Fransız oyuncu tek bir karede pek çok duyguyu aktarabiliyor: Bitmiş ve yitik; fakat mağrur ve tutkulu. Görünüşe göre 24 Şubat gecesi ödül törenini NTV’den izleyenleri çok zor bir gece daha bekliyor!

10 üzerinden 5,5

Not: Bu arada Tuğrul Bey’in önümüzdeki sene Jean Dujardin’i Martin Scorsese’nin yeni filmi The Wolf of Wall Street’te gördüğünde ne diyeceğini de çok merak ediyorum!

18 Ekim 2011 Salı

Filmekimi 2011: Contagion


Felaket filmlerini başarılı ya da başarısız yapan şey, filmin o felaketi nasıl sattığıdır. Meydana gelen felaketin inandırıcılığı ne kadar yüksekse, seyirci filme kendini o kadar çok kaptırır; en iyi felaket filmi, seyircisine “ya ben de orada olsaydım?” diye sordurtandır.

Bu türdeki pek çok film, seyircisini uzaylı saldırısı, nükleer saldırı, düşen göktaşı, düşen uçak, batan gemi, raydan çıkan tren, patlayan volkan, yutan tsunami ve hatta küresel ısınma gibi fantastik (?!) öğelerle etkilemeye çalışır. Bu saydıklarımın hepsi gerçekleşmesi son derece mümkün şeylerdir (belki küresel ısınma hariç, hah!), fakat bizim gibi sıkıcı hayatlar yaşayan sıradan seyirciler için bir hayli uzak görünürler.

Steven Soderbergh’in son filmi Contagion’ı etkileyici kılan şey, sattığı felaketin, bizim gibi sıradan seyircilerin sıkıcı yaşamına tek bir dokunuş, tek bir nefes kadar yakın olması.

Çok hızlı yayılan, kısa sürede tüm dünyayı tesiri altına alan, son derece bulaşıcı ve öldürücü bir salgın hastalığın toplum üzerindeki etkisini, sakat bir dağılımla seçtiği farklı bireyler üzerinden anlatıyor film.

Tespit edilen ilk vaka olan Gwyneth Paltrow, gittiği Uzakdoğu gezisinde kaptığı hastalığı Amerika kıtasına taşıyor. Eşi Matt Damon, karısının ölümüyle yıkılıyor yıkılmasına ama, hastalığın karısından kimlere yayıldığı ile ilgili yapılan soruşturmanın sonucunda öğreneceği büyük bir sürpriz var: Karısının sadakatsizliği. Bir yandan bu gerçekle hesaplaşan, bir yandan da büyümekte olan genç kızının sorunlarıyla uğraşan Damon’ın karakteri, böyle bir felaketin getirebileceği bireysel ve insani sorunları inceleyen tek karakter. Zengin kadronun geri kalanı, bu çaptaki bir felaketin toplumda yaratacağı infiali yansıtabilmek adına piyon olarak kullanılıyorlar. Elbette hepsinin kişisel sorunları ve hikâyeleri var. Fakat bu hikâyeler neredeyse fazla gerçekçi, fazla doğal hikâyeler; anlatılış biçimleri, belki de Soderbergh’in hedeflediği gibi, belgeselden farksız. Evet, büyük resme çok iyi hizmet ediyorlar, ama filmin sonunda seyircinin aklında kalan tek hikâye, Matt Damon’ın canlandırdığı karakter ve onun ailesinin kişisel dramı oluyor.

Ölümünün ardından sadakatsizliği ortaya çıkan eş hikâyesi, bana fazlasıyla Defne Joy Foster’ı hatırlattı bu arada. Ne yaptığını öğrensen bile, karşında bağıracağın, öfkeleneceğin, hesap soracağın kimse bulamadığında, elinde kalan mutlu hatıralara tutunmaktan başka yapabileceğin bir şey var mı? Kaybettiğin kişiyi her zaman bildiğin imajıyla mı yaşatacaksın hafızanda, yoksa yeni öğrendiğin imajıyla mı? Film bu sorulara ucundan da olsa dokunuyor. Ergenliğini felaket günlerinde yaşadığı için bunalıma giren genç kızın bencil/şımarık tavırları ise sinirlerimi bozdu, hiç girmiyorum. Matt Damon iyiydi ama.

Hastalığı araştıran ve aşısını geliştiren ekipten Laurence Fishburne, Kate Winslet, Jennifer Ehle ve Marion Cotillard da, dediğim gibi, büyük resme iyi hizmet ediyorlar. Fakat Matt Damon’dan sonra, seyircide insani bir merak uyandıran ikinci karakter Jude Law’ın karakteri oluyor. Jude Law’ın karakteri sivri kalemli bir blogger. Günümüzün sosyal medya düzeninde, gerçek bilginin ve kulaktan dolma söylentinin yayılma hızını, veya internetin oluşturacağı yeni kahramanları anlatmadan modern bir felaket filmi çekmek olmazdı zaten. Hastalığın oluşturduğu büyük tehdidi hükümetten önce fark eden Law, “gerçekleri saklayan hükümet karşısında, hakikati sızdırmaktan korkmayan dürüstlüğün sesi” olarak kısa sürede milyonlarca kişinin desteğini topluyor. Belki de söylememe gerek yok ama, burada bariz bir Julian Assange portresi çiziliyor. Assange gibi, oldukça hassas bir çizgide yürüyor bu karakter. İnandığı şeyi söyleme ve söyledikleri ile kitleleri yönlendirme gücü var. Peki, doğruları konuşabildiği için mi milyonlarca destekçisi var, yoksa destekçileri sayesinde mi konuşuyor? Özgürlük savaşçısı mı, yoksa özgürlük taciri mi? Jude Law’ın Contagion’da çizdiği internet devrimcisi portresi, bu sorunun iki yanıtına da göz kırpan davranışlar sergiliyor.

Film bittiğinde, festivalde gösterilen diğer filmlere nazaran çok da kalabalık olmayan salondan çıkarken (filmin bu hafta bütün salonlarda gösterime girecek olması yüzünden olabilir), bir haftadır sinir bozucu bir öksürükle boğuşan arkadaşım yine öksürdü. Derhal iki adım geriye çekildim; yooo, savaşmadan gitmeyecektim, okulda, otobüste, hiçbir şeye dokunmayacaktım bundan sonra! Bu delilik halini iki dakika içinde üzerinden attım neyse ki, ama titizlik hastası seyircilerin kesinlikle bu filmi izlememesi gerekiyor. Ciddiyim. Bir film için “bu filme gitmeyin” diyen eleştirmenlerden nefret ederim ama, bu kez, belli bir kitle için bile olsa, bunu demek zorundayım; mikrop fobisi ve takıntıları olan izleyiciler bu filmden uzak dursun. Çünkü Soderbergh yüzleri çok iyi tanınan, yıldız oyuncular kullanmasına rağmen bir belgesel kadar gerçekçi, hatta gereğinden fazla gerçekçi bir film çekmiş.


10 üzerinden 7