16 Kasım 2012 Cuma

Sinema: The Master


Ünlü auteur yönetmenlerin küçük kitlelere hitap eden filmlerini sinemada izleme çabam yüzünden, Twilight hayranı ergen kızlardan bir türlü kaçamıyorum! 

Açıklayayım. Birkaç ay önce, yönetmen David Cronenberg’in Cosmopolis filmini sinemada izlemeye niyetlenmiş, sinema salonuna Robert Pattinson görmeye gelen ergen kızlarla hayatımın en sıkıcı 2 saatini paylaşmak zorunda kalmıştım!

Şimdi de en sevdiğim yönetmenlerden biri olan Paul Thomas Anderson’ın yeni filmi The Master’ı izlemek istedim. Çarşamba günü boş günümdü. Filmin Türkiye’de geçen haftadan beri oynadığını biliyorum. Açtım baktım Londra’da hangi sinemalarda oynuyor diye. Meğerse filmin buradaki geniş dağıtımı sonraki hafta sonu başlayacakmış. Şu anda oynadığı tek salon, 70 mm formatındaki özel gösterimi ile Leicester Square’deymiş. Leicester Square, büyük sinema salonlarıyla dolu, popüler filmlerin İngiltere galalarının yapıldığı ünlü meydan! 

“Nasılsa boş günüm, hem biraz gezerim” diye ikna ettim kendimi ve yola çıktım, ve çok geçmeden pişman oldum! Nereden bileydim, bu Twilight’ın son filmi çıkıyormuş, filmin bütün oyuncuları oraya geliyormuş! Bütün meydan iptal, ortaya kocaman sahne kurulmuş, her yanı polisler çevirmiş, tüm geçişler kapalı; hepsinden kötüsü, meydana doluşan yüzlerce ergen kız, koşturuyorlar, çığlık atıyorlar, gerekirse çirkefleşmeye hazırlar, bazıları önceki geceden beri orada beklemişler ki Taylor Lautner’ı en önden görsünler!

Böyle vahşi bir ortamda ve son derece yorucu çabalar sonucunda ulaştım The Master’ın oynadığı salona! Hayatımın ne kadar zor olduğunu artık anlamışsınızdır!

Bütün bu sıkıntıya değdi mi diye soracak olursanız, orası biraz karışık. 

The Master, 2. Dünya Savaşı’nın ardından normal hayata uyum sağlamakta güçlük çeken eski asker Freddie Quell’in (Joaquin Phoenix) hikâyesi. Alkolik, ciddi psikolojik sorunları olan ve cinsel sapıklık eğilimleri gösteren, sorunlu biri Freddie. Bir baltaya sap olamayan Freddie, hayat ne yöne savurursa o yöne doğru yuvarlanırken, karşısına Lancaster Dodd (Philip Seymour Hoffman) çıkıyor. Dodd, (adı Scientology olmayan!) yeni bir “filozofik düşünce hareketinin” lideri. Harika bir konuşmacı olan Dodd, “reenkarnasyon” ve “uyanış” gibi fikirler içeren bu hareket sayesinde pek çok destekçi kazanmış. (Tarikat ve mürit kelimeleri kullanılmıyor ama neyin ima edildiği açık.) Dodd, Freddie’de bizim göremediğimiz bir özellik görüyor olacak ki, onu ekibine katıyor, “psikolojik uyanışı” ile bizzat ilgileniyor ve ikili arasında adını koyamadığımız bir ilişki başlıyor.

Aslında evet, bu ilişkinin adı filmin adında gizli. Dodd, Freddie’nin “ustası”; ona aydınlık yolu gösteren ve yardım eden… Ama “neden?” diye kurcalarsanız daha ilginç bir cevap bekliyor sizi, “Dodd Freddie’de ne görüyor, neden Freddie’ye yardım ediyor?”

Film boyunca Dodd’un öğretisinin doğruluğu asla açıklık kazanmıyor. “Hepsini uyduruyor,” diyor filmdeki karakterlerden biri. Bir başka sahnede, inananlardan biri, öğretideki tutarsız ifadeleri dile getirince, her zaman karizmatik ve soğukkanlı bir imaj çizen Dodd’un ani bir öfkeyle parladığını görüyoruz. Freddie ve diğer inananlar bu inancı sorgular hale geliyor. Ancak bu şüphe çift taraflı: Dodd’un kendisi de yüzde yüz inanmıyor belli ki. İşte Freddie’nin fonksiyonu burada başlıyor; Freddie tamamen yoldan çıkmış ve kontrolsüz biri, yarım kalmış bir insan… Bu “kayıp ruh”, Dodd için bir meydan okuma, fethedilmesi gereken bir kale; fakat destekçilerini ikna etmek için değil. Tamamen ve sadece kendini ikna etmek, kendi özvarlığını doğrulamak için… Dolayısıyla bu ilişkideki “usta” aslında Freddie… Bütün ipler onun elinde – ve Dodd’un kaybedeceği çok daha fazla şey var.

Film, Paul Thomas Anderson’ın çok sevdiğim önceki filmi There Will Be Blood gibi, epik ve masalsı bir dile sahip, her sahnesine tedirgin edici bir atmosfer hâkim. Fakat There Will Be Blood’ın son 15 dakikasıyla çıktığı seviyeye bir türlü ulaşamıyor. İki buçuk saatlik süresine rağmen, bu ilginç hikâye ve karakterler hakkında söylenmedik çok şey kalıyor sanki. Senaryo, soru sormaya ve gizem yaratmaya o kadar çok yüklenmiş ki, cevapları vermeye üşenmiş adeta; evet, bir senaryo her zaman sorduğu sorulara cevap vermek zorunda değildir ama burada muğlaklığın sınırı zorlanmış. Sanki Anderson’ın kendisi de ne demek istediğini bilmiyor gibi görünmüş.

Yine de, The Master’ın inanılmaz oyunculuklara sahip, ustalıkla çekilmiş bir film olduğu gerçeğini görmezden gelemem. Her karesi insan doğasına dair derin düşüncelerle dolu, zeki bir film daha çekmeyi başarmış Paul Thomas Anderson. Leicester Square’de yüzlerce insan tarafından çığlıklar ve alkışlarla karşılanmayı kesinlikle Taylor Lautner’dan daha fazla hak ediyor!

10 üzerinden 8

11 Kasım 2012 Pazar

Sinema: Argo


İstanbul’da çekilen bir Hollywood filmi daha var karşımızda. Bu konuda Kültür Bakanlığı özel bir çalışma mı yaptı, yatırım teşviki mi veriliyor, ne yaşanıyor bilmiyorum ama şikâyetçi değilim. Bir de magazin gazetelerinde günaşırı çıkan “Daniel Craig dansöze hayran kaldı”, “Aragorn Beşiktaşlı oldu”, “Monica Bellucci bir oturuşta 3 porsiyon iskender yedi” haberleri olmasa iyice mutlu olacağım! Amaç “ayh starlara bakın aynı bizim gibi!” dedirtmek mi, buradaki sempatiklik ne, cidden çözemiyorum.

Neyse ki bu manşetler Ben Affleck’i korkutmamış! Argo’nun dış çekimlerinin büyük kısmı İstanbul’da yapılmış. Yalnız film İran’da geçtiği için, bu görüntülerin çok azı İstanbul olarak gösteriliyor. Bir iki boğaz ve Ayasofya sahnesi dışında bütün İstanbul Tahran olmuş… (“Yetişiiin ülkemizi gerici gösteriyorlaaaar” tayfası coşacak yine! Acaba Star Wars’un Tatooine gezegeninde geçen bütün sahnelerinin Tunus’ta çekildiğini öğrenen Tunuslular “yetişiin ülkemizi intergalaktik gösteriyorlaaaar” diye ağlamış mıydı?!)

Arkasına böyle bir dokuyu alarak, son derece ilginç bir hikâye anlatıyor Argo. 1979 yılında İslam Devrimi’nin ardından Amerika’ya sığınan Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin İran’a iadesi istenmektedir. Bu isteği gerçekleşmeyen öfkeli militan gruplar Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliği’ni işgal eder ve 50’den fazla Amerikalıyı rehin alırlar. Fakat içlerinden 6 tanesi kaçmayı başarır ve Kanada Büyükelçiliği’ne sığınırlar. CIA, hayatları tehlikede olan bu 6 Amerikan vatandaşını kurtarmak zorundadır. Ama nasıl?

Bu soruya bulunan cevap o kadar absürt ve inanılmaz ki, filmin bütün tanıtımlarında neden “GERÇEK bir hikayeden uyarlanmıştır!!!” vurgusu yapıldığını daha iyi anlıyorsunuz.

CIA, olmayan bir bilimkurgu filmini (“Argo”), sanki gerçekmiş gibi, gerçek yapımcılarla çalışarak finanse edecek (senaryo, afişler, tanıtım partileri), sonra da “film için mekân bakıyoruz” diyerek İran’a ajan gönderecek (Ben Affleck) ve o 6 kişiyi “film ekibi” kimlikleriyle İran’dan çıkaracak!

Yönetmen Ben Affleck, bu hikâyeyi 2 saate sığdırabilmek için, konuyu ilerletmek adına öyle zorlama adımlar atıyor ki, bütün film boyunca “hmmm, evet” diyerek gözlerinizi devirmekten kendinizi alamıyorsunuz. Ayrıca “aksiyon ve gerilim” dozajını artırmak adına eklendiği çok bariz olan bazı sahneler, filmin “GERÇEK HİKAYE!!!” etiketini geri dönülmez biçimde zedeliyor.

Ancak bir adım geriye çekilip büyük resme baktığınızda anlıyorsunuz ki, Affleck bir kumar oynamış ve kazanmış. Senaryodaki zorlamalar ve eklemelerle “gerçeklik” duygusundan feragat eden yönetmen, karşılığında son derece işlevsel ve cilalı bir film elde etmiş. Açılıştaki baskın sahnesi veya finaldeki kaçış sahnesi, gerçek olsunlar veya olmasınlar, seyirciyi koltuğa çivileyen ve nefessiz bırakan bir tempoya ve atmosfere sahip. İyi bir filmde olması gerektiği gibi.

Argo, belki çok akılda kalıcı bir film değil, ancak iyi bir gerilim filmi; ve hatta aynı zamanda oldukça eğlenceli. Ben Affleck, iyi bir hikâye anlatıcısı olduğunu tescillemiş oldu. Belki bu sayede ülkemizde artık sadece “Ben Affleck rakı balığa doyamadı” haberleriyle gündeme gelmez!

10 üzerinden 7,5

28 Ekim 2012 Pazar

Sinema: Skyfall


Filmin en gergin sahnelerinden birinde “Herkesin bir hobiye ihtiyacı vardır,” der James Bond. “Peki senin hobin ne?” diye sorar filmin kötü karakteri. Bond düşünmeden cevap verir: “Yeniden doğmak.” 

Bu uzun soluklu serinin en iyi yaptığı şey de bu olsa gerek. Bu yeni halkayla beraber yeni bir diriliş yaşıyor James Bond. Skyfall aslında yeni bir şey söylemeden, hatta sık sık geçmişe göz kırparak, hem bu efsanevi karaktere çok şık bir saygı duruşunda bulunuyor, hem de geleceği güvenle karşılıyor.

Peki bunu nasıl başarıyor? Hikâye anlatımını sağlam bir tematikle buluşturarak. Bu film yalnızca A noktasından B noktasına gitmekle ilgilenmiyor; her sahnenin altında maharetle gizlenmiş bir ölüm vurgusu yatıyor. Adele’in tüyleri diken diken eden Skyfall şarkısı eşliğinde izlediğimiz açılış jeneriğinden itibaren, bir nihayete varma, sonlanma duygusu hâkim bütün filme. Hem James Bond karakteri için, hem de film serisi için, “çemberin tamamlandığını” anlıyorsunuz.

Bu hikâyede James Bond “majestelerinin hizmetinde” kötü adamların peşinden koşup dünyayı kötülükten temizlemekten ziyade, kendi geçmişini ve varoluş sebebini aklama derdinde. Bunun getirdiği ağırlığı ve kasveti filmin her karesinde hissetmek mümkün.

Evet, çok orijinal değil belki. Filmin belkemiğini oluşturan “gözden düşmüş eski takım üyesinin intikamı” konusu kim bilir kaç filmde işlenmiştir? İlginç ama, önemi yok. Mükemmel görüntü yönetimi, Daniel Craig’in akıllara zarar karizması, Javier Bardem’in cidden ürpertici kötü adam kompozisyonu (bir eleştirmen “Javier Bardem Joker’i Heath Ledger’dan bile iyi oynamış,” demişti), şahane karanlık atmosfer, eski serilere minik göz kırpmalar ve son derece gaza getiren müzikler gözünüzü (ve kulaklarınızı) boyamaya yeterli. 

Skyfall için “büyük bir göz boyama” diyenler olabilir, haklı da olabilirler, ama bu her zaman kötü bir şey değildir; filmi hangi niyetle izlediğinize göre değişir. Bana göre, bu çok yaşlı film serisinin böyle bir makyaja çok ihtiyacı vardı. Çünkü bu eski toprak “süper kahramanın” devasa patlamalardan tertemiz takım elbisesiyle çıktığını görmek, 2012 yılında bile yeterince eğlendirici ve nedense, rahatlatıcı. 

10 üzerinden 7


Not 1: Skyfall kelimesinin filmdeki anlamı ve neden Türkçe’ye çevrilmediği açıklanıyor. 

Not 2: İstanbul sahnelerine değinmesem olmaz! Evet Hollywood İstanbul’u oryantalist bir bakış açısıyla göstermeyi seviyor. Ama başka nasıl olmasını bekliyorduk anlamıyorum. Zevksiz gökdelenlerimizi ve boy boy AVM’lerimizi gösterseler daha mı iyiydi? Cumhuriyet dönemi Türkiye’sini daha iyi temsil eden mimari yapılar vardı da çekmediler mi? İstanbul’un mimari sembolü camiidir, dar sokaklardır, Kapalıçarşı’dır. Bu filmde de bunlar var. Bundan rahatsızlık duymayı abes buluyorum (palmiye ve deve olmadığı sürece!). Bu arada gösterilen yerlerin yıllarca okula gittiğim yerler olması ve an itibariyle gurbette olmam sebebiyle acayip duygulandım, “yabancı filmde Türk görünce sevinme” sendromu yaşadım, vay anasını!

27 Ekim 2012 Cumartesi

Sinema: The Sessions


NOT: Bir süredir istediğim sıklıkta yazamıyordum, ama artık Oscar sezonu geldiğine göre beni susturabilene aşk olsun… Ayrıca bu seneye mahsus ufak bir mekân değişikliği yaşadım. Türkiye’de henüz izleyemediğimiz filmleri sizler için erkenden yorumluyor olacağım.


Sadece ödül almak için çekilmiş hissi veren, belli formüllere dayalı filmlerden oldum olası tiksinmişimdir. Buna rağmen, son 4 yıldır, her sene oturup Oscar şansı olan bütün filmleri izleme gibi bir çabaya giriyorum. Cinslik işte. Sözde entel olacağım ya.

Doğal olarak, bütün bu filmlerin arasında hiç sevmediğim, hatta düpedüz nefret ettiğim çok film oldu. Sıklıkla isyan ettim. “Klişe Oscar senaryoları” havuzunun yosunlu ve yeşermiş köşelerine klor dökülsün ve temizlensin istedim! Gerçek bir dram yaşadım denebilir yani!

(Bu can sıkıcı senaryo kalıplarının bazılarını, şuradaki yazıda sıralamıştım.)

Fakat son derece kalıplı senaryolardan çok güzel filmler çıkaranlar da gördüm. Klişe senaryoyu melodrama kaçırmayan, güçlü karakterlerle destekleyen… Böyle filmleri sevmedim desem yalan olur. Zaten böyle filmler de olmasa her sene aynı şeyi yapamazdım.

İşte The Sessions da öyle bir film.

Filmin konusunu kâğıt üzerinde şu şekilde özetleyebilirim: Çocuk yaşta geçirdiği hastalık sonucu boyundan aşağısı felç kalan Mark O’Brien’ın gerçek hikâyesinden uyarlanan film, 2010 Oscar adayı John Hawkes tarafından canlandırılan karakterin aşk ve cinselliği – alışılmadık yöntemler kullanarak – keşfetme çabalarını anlatıyor.

Gördüğünüz gibi, sadece tek bir cümlede,
1) Gerçek hikâyeden uyarlama,
2) Engelli karakter,
3) Cinselliği keşfetme, eşittir “cesur” sahneler,
4) Oscar’a aday olmuş ama henüz alamamış sevilen oyuncu
kombosunu kurmayı başardık! Bu film yürür beyler! Kaldı ki Mark O’Brien’ı tedavi eden seks terapisti Helen Hunt’tan henüz bahsetmedim bile; kendisi 5) “Çok önceden Oscar almış fakat ortadan kaybolmuş sevilen aktrisin başarılı geri dönüş hikâyesi” kategorisini başarıyla dolduruyor!

The Sessions’ın sırrı, bu etiketleri yalnızca birer hikâye anlatım aracı olarak kullanması. Kendini ciddiye almadan, hatta sık sık güldürerek. Seyircinin zekâsına hakaret etmeden, samimi bir biçimde…

Mark O’Brien’ın çıktığı yolculuk, kendine ve içinde bulunduğu koşullara mahsus değil; evrensel bir yolculuk. Yetişkin bir insan sosyal yaşantısında tamamen cinsel dürtüleri doğrultusunda hareket eder, der Freud, Mark da yolculuğuna tam olarak bu noktadan başlar; ama “özel durumu” gereği, Mark ile fiziksel yakınlık kurmak isteyen birinin önce duygusal yakınlık kurması gerekir. Bu “özel durumun” Mark’ın orantısız ve hareketsiz vücudu olduğunu düşünmek yanlıştır. Özel durum, aslında Mark’ın 30 yıldır içselleştirdiği ruh halidir: Mark, içinde bulunduğu durumu sorgulamadan kabul etmiştir, isyan etmeden ve anlayışla; ama artık aynı anlayışı başka birinden görmek ister, kabul edilmeyi arzular. Onun için cinsel dürtülerini tatmin etmek, kendi varoluşunu doğrulamanın bir anahtarıdır. Aslında hepimiz için öyle değil midir?

The Sessions bu düşünceleri altını çizmeden, usulca aktarıyor. John Hawkes ve Helen Hunt olabildiğince ufak oynuyorlar. İkisi için de En İyi Oyuncu adaylığı beklenebilir.

10 üzerinden 7,5