16 Ekim 2011 Pazar

Filmekimi 2011: A Dangerous Method


***Spoiler içerebilir.***


Diğer ülkelerde de yapılan bir şey mi bilmiyorum; ama yabancı filmler Türkiye’ye getirilirken özenle ısrar edilen bir uygulama var: Filmin adını “aptallaştırmak”… Hadi “aptallaştırmak” demeyelim de, “ticarileştirmek” diyelim. Eğer bir film romantizm içeriyorsa ve kadınlara pazarlanıyorsa, filmin Türkçe çevirisinde muhakkak “aşk” sözcüğü geçmelidir (“Pride and Prejudice” – “Aşk ve Gurur”! “Notting Hill” – “Aşk Engel Tanımaz”! “Sweet November” – “Kasım’da Aşk Başkadır”! “No Reservations” – “Aşk Tarifi”!). Eğer filmde erotizm varsa ve gençlere pazarlanıyorsa “seks” (“Cruel Intentions” – “Seks Oyunları”!), eğer gerilim varsa “ölümcül” (“Snakes on a Plane” – “Ölümcül Kargo”!), hatta eğer dağıtımcı şirket yaratıcı bir günündeyse aklınıza gelebilecek her şey – ama neredeyse asla filmin adının Türkçe’deki tam karşılığı değil. Bu özgür çeviriler arasındaki favorim, 1985’te Madonna’nın o sıralar yeni patlayan şöhretini gişe başarısına dönüştürmeye çalışan cingöz bir stüdyonun, başrolünü ünlü şarkıcıya verdiği “Desperately Seeking Susan” filmidir: Türkçesi, “Çılgın Madonna”! (söylemeye gerek yok ama, filmde Madonna’nın canlandırdığı karakterin adı Madonna değildi.)

Dağıtımcı şirketlerin filmleri olabildiğince geniş bir kitleye pazarlamak için bunu tercih ettiğini, kimi İngilizce deyimlerin birebir çevirisinin zor olduğunu veya bir film adı olarak “şık” durmadığını anlıyorum. Ancak yukarıdaki örneklere benzeyen bazı Türkçe çeviriler, sanki “Filmin adında ‘aşk’ yoksa Türk izleyicisi o filmin romantik film olduğunu anlamaz” gibi kompleksli bir anlayışın ürünüymüş gibi hissettiriyor.

David Cronenberg’in yeni filmi A Dangerous Method da benzer bir mantığa kurban gitmiş: Filmin adı “Tehlikeli İlişki” oluvermiş! (Dağıtımcı şirket “Heyyy Türk izleyicisi, bakın bu filmde ilişki var ona göreee!” demek istemiş herhalde.)

Filmin Filmekimi’ndeki ikinci gösterimine katılım yoğundu. Gerçi elbette, arkasında ünlü isimler taşıyan ve etrafında ödül söylentileri dolaşan filmlerin tamamı kapalı gişe oynuyor Filmekimi’nde. Aynı sayıda filmle bir yerine iki haftalık bir festival düzenlense, eminim aynı filmler gene kapalı gişe oynardı ve herkes rahat rahat alırdı biletini; ama bilet satışları salonların kirasını karşılamıyor herhalde. İKSV, bütün Lale Kart sahiplerinden beşer lira daha toplasa bu parayı bulurdu belki? Kaç kişinin kartı var hiçbir fikrim yok ama Lalecilerin ön sipariş sürecinde kapattığı gösterimleri düşündükçe sanki bu öneri mümkünmüş gibi geliyor. (Gerçi böyle bir durumda ikinci haftanın bütün gösterimlerini de Lale Kart’lılar doldururlar ve biz sıradan insanlar için hiçbir şey fark etmezdi.)

Filme dönelim. A Dangerous Method, yönetmen David Cronenberg’in 2000’lerdeki diğer işlerinin yanında belki biraz ham kalan, belki olması gerekenden daha geveze, fakat buna rağmen işleyen, tahrik edici bir film.

Birinci Dünya Savaşı öncesi yıllarda açılan filmde, genç ve heyecanlı psikiyatr Carl Jung, bastırılmış cinsel dürtülerinden belirgin bir şekilde muzdarip genç ve güzel Sabina Spielrein’ı, üstat Sigmund Freud’un o yıllarda yeni yeni geliştirdiği psikanaliz yöntemini kullanarak başarıyla tedavi ettiğinde, Freud’a duyduğu mesleki hayranlık daha da artar. Freud’un veliahdı olarak görülen psikiyatr Otto Gross’un (Vincent Cassel) hem mesleki anlamda, hem de özel hayatında “yoldan çıkıp” sahneden çekilmesiyle, Jung kendini Freud’un kanatları altında bulur; ikili birbirlerinin evine girip çıkar, aileleriyle tanışır ve beraber seyahat ederler. Freud’un insan davranışlarının temelinin cinsellikten geldiğini savunan görüşleri, Jung’un cinselliğin insan motivasyonunun birçok öğesinden yalnızca biri olduğunu savunan fikirleri ile çelişse de, Jung sesini çıkarmaz.

Ama sonra, Otto Gross’un içinde bulunduğu durumu görürüz. Otto dünya ile tanışmıştır. Özgür ruhlu, nefsine düşkün, rahat biri olmuştur. Freud’un cinsellikle ilgili saplantıları olduğunu düşünmektedir ve ona duyduğu saygıyı yitirmiştir. Carl Jung’un Otto Gross ile tanışmasının, Sabina’nın ilan-ı aşkı ile aynı zamana denk gelmesi, filmin dönüm noktası olur: Jung, baba figürü olarak gördüğü Freud ile köprülerini atıp Sabina ile beraber adeta cinselliğini yeniden keşfeder.

Sonrasında bu ilişkiyi bitirdiğinde anlar ki, Sabina’ya sahip olmak onu Freud karşısında üstün kılmayacaktır. Vicdanını keşfeden Jung, ailesine ve çocuklarına geri döner; ama genç ve heyecanlı psikiyatr olarak değil, içine kapanık bir yetişkin olarak.

Filmdeki “tehlikeli ilişki”, evli ve çocuklu Carl ile hastası Sabina arasındaki ilişki değil. Filmdeki “tehlikeli ilişki”, ustasının yeteneğini sorgulamaya başlayan çırak Carl Jung, onu tetikleyen küskün psikanalist Otto Gross, zeki ama sabit görüşlü Sigmund Freud arasındaki üçlü ilişki. İd, ego ve süper-ego. (Bu filme bu adı layık gören dağıtımcı şirketin bunu düşündüğünü sanmıyorum!)

Bu hikayenin tanıdık bir kalıba oturabildiğini fark ettiğinizde ise, film bambaşka, adeta ironik bir anlam kazanıyor. O kalıp, Freud’un psikoseksüel gelişim kuramından başkası değil!

Freud’un “bütün davranışların kaynağı cinselliktir” fikrine katılmayan Jung, hayat hikayesinin baştan sona Freud’un psikoseksüel gelişim kuramını takip ederek anlatılabildiğini görseydi, ne kadar kızardı acaba?

Hatırlayalım, Freud’un psikoseksüel gelişim kuramı 5 fazdan oluşur: Oral dönem, anal dönem, fallik dönem, latens dönem ve genital dönem.

Genç Jung, daha ilk yıllardan itibaren Freud’un cinsellik saplantısını eleştirse bile, ses çıkarmıyor, pasif kalıyor; kendi karşıt görüşleri olmasına rağmen (baba figürü olarak gördüğü) Freud’un elini bırakamıyor: Oral dönem (oral fiksasyon). “İd” rolünü oynayan Otto’nun manipülasyonuna boyun eğen Jung, zevkine düşkün, kaygısız birine dönüşüyor: Anal dönem (anal dışavurum). Jung, Sabina ile daha önce hiç tatmadığı cinsel zevkleri keşfederken, neredeyse eşzamanlı biçimde, Freud’un teorisinde doğru bulmadığı tarafları dile getirecek, onunla köprüleri atacak gücü de buluyor: Fallik dönem (Oedipus kompleksi). Sabina ile kurduğu ilişkinin yanlış temellere atıldığını fark ettiğinde, geriye utanç ve suçluluk duygusu kalıyor; genç bir doktor, yetişkin bir adama dönüşüyor: Latens dönem. Ömrünün geri kalanını ise, kendini baba figüründen soyutlayarak, ona Freud’dan bağımsız bir ün kazandıracak kuramlarını yazarak geçiriyor: Genital dönem.

Freud’un bu kuramına tanıdık değilseniz, bu dönemleri ve kavramları önce birazcık araştırın. Sonra da başta konuyu özetlediğim o üç paragrafı bir de bu gözle okuyun veya filmi böyle izleyin. Kesinlikle etkileyici!

Yani anlayacağınız, hem yapısal, hem de görsel olarak (film boyunca çeşitli fallik ve yonik imgeler için gözünüzü dört açın) son derece Freudyen bir film var kaşımızda.

Ama hikaye, gene de Jung ve Spielrein’ın hikayesi. Michael Fassbender ve Keira Knightley, inandırıcı oyunculuklarıyla bu karakterlerin yüzeysel görünen motivasyonlarını ikna edici kılıyorlar. Freud rolündeki Viggo Mortensen de, belki Eastern Promises’teki kadar değil ama, gene çok iyi.

Yapısı üzerinde belli ki çok kafa yorulmuş bu filmin kötü yanı, kerametini belli etmek için çok sabırsız olması. Jung’un Sabina ve Freud’la olan ilişkileri arasındaki paralellikleri keşfetmek, bütün filme hâkim olan cinsellik tartışmasına katılmak gibi keyifli işleri seyirciye bırakamıyor sanki; her şeyi kendi yapmak istiyor. Haliyle bir noktada yorucu hale geliyor.

Ama yanılmayın: Sembollerle yüklü, üzerinde sıkı çalışılmış ve iyi oynanmış bir film var karşımızda. Hem içeriğin, hem de anlatımın tek bir öğe etrafında kurulduğu; DNA’sında tartışma ve sorgulama yatan bir film. Kısacası David Cronenberg, A History of Violence’ta şiddet için yaptığını, bu filmde cinsellik için yapmış.


10 üzerinden 7.5

10 Ekim 2011 Pazartesi

Filmekimi 2011: Sleeping Beauty


Film festivallerini pek severim. Eşe dosta “Tanrım inanmıyorum ne kadar da entelektüel bi insanım!” demenin en ucuz yoludur! Ama işte bunu bilen tek kişi ben değilim elbette. Özellikle reklamı yapılan, büyük sponsorlu festivaller şehrimizin bütün “entellerini” birbirine düşürür her sene. Biletler adeta kapışılır, geniş dağıtıma girse boş salonlara oynayacak filmler kapalı gişe oynar.

Bu noktada bir paragraf açıp belirtmek isterim ki, festival izleyicisini küçük görmek gibi bir gaflet içinde değilim. Festival izleyicisine bayılırım. Festival izleyicisi, hangi sebeple bilet almış olursa olsun, ufku açık ve meraklı sinemaseverdir.

Filmekimi biletlerinin de kapış kapış gideceğini tahmin ediyorduk. Biletlerin satışa çıktığı sabah için planımız önceden hazırdı: Seçtiğimiz gösterimlerin yarısını ben, yarısını da arkadaşım alacaktı; böylece aynı anda iki koldan saldıracak, biletler tükenmeden istediğimiz bütün filmleri görebilecektik, nihohahaha!

El ele verip bizim kusursuz planımızı (!) bozan iki faktör oldu: Lale Kart ve Biletix! (Cumartesi sabahı yatağımdan kalkıp gişeye gidecek kadar azimli bir sinemasever değilim.) Lale Kart olayını makul karşılayabilirim, sonuçta bu izleyiciler parasını ödeyip özel bir kulübe dahil olmuşlar. Gerçi Melancholia’nın (Lars von Trier! Cannes ödüllü! Aman kaçırmayalım!) bütün gösterimlerinin bu kulübün tanışma toplantısı olarak geçecek olmasından memnunlar mı, sormak isterim!

Ama Biletix’i affetmeyeceğim! Koltuk seçmek mümkün değil; “Sistem sizin için en uygun koltuğu otomatik olarak seçecektir” mesajı ise, sistemin “uygun koltuk” algısının “sinema salonunun en önü” olduğunu öğrendiğinizde absürt bir anlam kazanıyor. Bileti teslim almak için koydukları bin bir farklı şarttan bahsetmeyeceğim bile, ama siz gene de muhtardan ikametgah belgelerinizi alın bir köşede dursun, bunların yarın öbür gün ne isteyeceği belli olmaz!

Sonuçta önceden belirlediğimiz dört filmin üçüne, tamamı en ön sıradan olmak üzere bilet alabildik! Sanırım “buna da şükür” demeliyim: Cumartesi günü Nişantaşı City’s’deki Sleeping Beauty gösteriminde salona giremeyen bir hanımefendinin öfkeli argümanları, neredeyse hiç müzik kullanılmayan sessiz mi sessiz, durağan mı durağan filmimizin açılış sahnelerine bir nebze olsun heyecan getirdi.

Keşke aynı heyecan, filmin devamında da olsaydı!

Beni yanlış anlamayın; sessiz ve durağan filmlerle bir sorunum yok, sığ bir izleyici değilim. Fakat böyle filmlerdeki durağan sahneler, bu anlara yüklediğiniz anlam kadar etkileyicidir. Sleeping Beauty, iyi kullandığı soğuk estetik anlayışına ve minimalizm fikrine hiçbir şey yüklemeyen, kendini fazla ciddiye alıp bu iddianın altında ezilen mutsuz bir film.

Hikaye genç üniversite öğrencisi Lucy’yi anlatıyor. Lucy’nin paraya ihtiyacı var. Çok paraya ihtiyacı var. Ne kadar çok paraya ihtiyacı var? O kadar çok paraya ihtiyacı var ki; tıbbi bir çalışmada denek, bir öğrenci barında garson, bir işyeri ofisinde fotokopici, bazı gecelerde de fahişe olarak çalışmasına rağmen, gene de daha çok paraya ihtiyacı var. (Veya yok! Bir sahnede bir işten aldığı paranın yarısını çakmakla yakarken görülüyor! Neden? İncelenmiyor.) İşte bu sebepten ötürü, gazeteden bulduğu yüksek maaşlı “birinci sınıf seks köleliği” işi tam da Lucy’ye göre! Bu alandaki kariyerine “süper zengin kodamanlara çıplak yemek servisi yapmak” ile başlayan Lucy, kısa sürede terfi ediyor ve ilaçla uyutulmuş bedenini, aynı zengin kodamanlara gecelik olarak kiralamaya başlıyor! (“Her şey serbest ama penetrasyon yok!”) Bol bol Lucy rolündeki Emily Browning’in çıplak vücudunu izliyoruz. (Bunun filmi izlemek için yeterli bir sebep olduğunu düşünüyorsanız, “açmayın dedeler!” demek istiyorum; zira sözünü ettiğim zengin yaşlı kodamanlar da çıplak!) Bu Lucy’nin bir de hasta arkadaşı var. Bu kişiliğin filmdeki fonksiyonu neydi gerçekten bilmiyorum!

Bu kadar. Üstteki paragrafı okuduysanız filmde olan her şeyi öğrendiniz! Aynı hikayeyi daha güzel incelese aslında çok şey anlatabilecek olan film, yönetmenin estetik merakı ve “uzun ve anlamsız sahneleri arka arkaya koyarsam bir şey anlatıyormuş gibi görünürüm” yanılgısı yüzünden, çok az şey soran ve hiçbirine cevap vermeyen bir kamera egzersizine dönüşüyor. Belirgin hiçbir motivasyonu olmayan karakterler, filme dahil olmanızı engelliyor ve uzaktan bakmaya zorluyor. Lucy’ye acımıyorsunuz bile. Filmin sonunda anlıyorsunuz ki, filmin adındaki “uyuyan güzel”, bu filme bütün iyi niyetinizle gelip karşınızda son derece boş ve uyku getirici bir auteur özentisi bulan kendinizsiniz. Geçmiş olsun!


10 üzerinden 2

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Sinema: Ey, sinema üzerine yorum yapan Türk genci!

Herkesin bildiği, muhabbetlerde zaman zaman konusu açılan, klasik filmler vardır ya. İşte bunları herkes biliyor ama siz bilmiyorsanız fena oluyor. Hani çevrenizdekiler “Aaa, hani Kuzuların Sessizliği’nde vardı bu,” ya da “The Shining’e gönderme yapmışlar” gibi şeyler söylerken siz kafanızı sallarsınız ya, bilmediğinizi çaktırmamak için! İşte çok fena bir şey o. Üstelik ne kadar çok film izlemiş olursanız olun, muhakkak izlemediğiniz filmin muhabbeti açılır! Kimse Vertigo’dan bahsetmez ama Little Children hakkında susmak bilmezler! Sinir bozucu.

İşte şu sıralar film kültürümdeki bu büyük delikleri doldurmaya çalışıyorum. Kısa süre içinde arka arkaya The Shining, Alien, The Silence of the Lambs gibi filmler seyrettim, psikolojim çok bozuldu! Il Buono, il brutto, il cattivo, hemen ardından Wo hu cang long derken iyiden iyiye kafam karıştı. Daha yolun yarısında bile değilim, IMDb Top 250’ye göre gidiyorsam izlemem gereken 150 film daha var.

Her izlediğim filmden sonra internete girip seyircilerin yazdığı yorumları da okuyorum, uzun iş yani.

Fakat bir ara durup yaptığım işi düşündüm.

Yüz binlerce sinema izleyicisinin ortak kanaati ile oluşturulan listeleri takip ediyoruz. Paylaşım siteleri sayesinde eski filmlere daha kolay ulaşabiliyoruz. Sonra da oturup çeşitli sitelere yorumlar yazıyoruz. “Film izlemek” bireysel bir aktivite değil artık: Bütün aşamalarını (seçme – izleme – yorum yapma) topluluk ile beraber yaptığınız bir aktivite.

İnternet kültürü, sinema kültürünü nasıl etkiledi?

İşte bu noktada, Türk seyircide büyük bir kafa karışıklığı görüyorum!

Sinema sitelerimizde, sözlüklerde 3 çeşit seyirci var. Sıralıyorum.

1) “Adamlar yapmış abi.” seyircisi: Bu tür seyirci beğenmeye koşullanarak izlemiştir filmi. Belli ki bir listenin üst sıralarından seçmiştir, veya bir sözlükte çok iyi yorumlar görmüştür, gaza gelmiştir. Filmi çok beğenmiş ve etkilenmiş olabilir, normaldir; ama bunu ifade ediş biçimi Türk işi fanatizmin doruk noktalarında gezer. “Efsane film!!!”, “Tam anlamıyla bir başyapıt. Nokta!!!!” veya “Bu filme bile bok atanlara yuh demek istiyorum” gibi yorumlar arasında bu filmin nesini beğenmişler, ya da beğenmeyenlere niye öfkelenmişler, bu soruların cevabını bulmak güçtür. Ama film güzeldir, orası kesindir, sonuçta “adamlar yapmış abi”! (İlgili tespit: Mesela Ömür Gedik’in gudik sinema yazıları bu grupta bence!)

2) “Yapıldığı zamana göre güzel olabilir ama ben izlerken sıkıldım.” seyircisi: Özellikle klasik filmlerin altında yer alan yorumlar bu tip seyircilerle dolu. Korku, gerilim, macera/aksiyon türündeki eski filmler, 2000’li yıllarda değişen “eğlence” algısı ile beraber, zaman testine pek iyi dayanamıyor gibi görünüyorlar. İnternet listelerinin üst sıralarını dolduran bu filmler, bu sayede yeni nesil seyircinin de dikkatini çekiyor, ama onları etkilemeyi başaramıyorlar. Bu yeni nesil seyirci, belki “emeğe saygı” duyuyor ama, düşündüğünü dile getirmekten de geri kalmıyor; “Şimdi çekilse kimse izlemezdi”, “Nasıl bu kadar beğenilmiş anlamadım”, “Kubrick değil de başkası çekseydi kimse yüzüne bakmazdı” yorumları gırla gidiyor.

3) “Beğenmediyseniz anlamadınız demektir, GERİ ZEKALILAR!!!” seyircisi: Bir önceki kategorinin can düşmanı. Bu seyirciler fanatiği oldukları klasik filmin birileri tarafından beğenilmeme ihtimalini kaldıramazlar! Söz konusu film o kadar sembollerle dolu, o kadar alt metin zenginidir ki; beğenmemiş olmanız sizin cahilliğinizi, beğenmeniz de yüksek kültür seviyenizi kanıtlar! “Beğenmedim çok sıkıcıydı yeaaa,” diyen yorumcu, “Bu film aslında Amerikan halkının Kızılderili soykırımı karşısındaki unutkan ve umursamaz tavrını anlatıyor, sen bunu bile anlamadan konuşamazsın DANGALAK!!!” cevabını almaya mahkum. Bu gruptaki seyircinin çok aşırı bir örneği olarak, tartışılan filmdeki bütün ıvır zıvır sembolleri, alegoriyi, alt metni vs. sıraladıktan sonra, sözlerini “Zaten internetten bedava film izleyerek yorum yapamazsın, sen tam bir Tayyipçisin, TAYYİPÇİ!!!!” diye tamamlayan gözü dönmüş bir manyak da görmüştüm.

İşte bu üç çeşit seyirci, sinema forumlarımızda ve sözlüklerde yıllardır birbirlerini yiyip durdular! İnternet kültürü ve sosyal ağlar, bizi bir araya getirmekten ziyade, daha çok kutuplaştırdı – sadece sinema için değil, gündemdeki her şey için geçerli bu.

Şimdi, yanlış anlamayın. Karşıt görüşlerdeki insanlar tabii ki tartışsınlar, fikirlerini ortaya koysunlar, kapışsınlar. Ama unuttuğumuz şey şu: Sinema zevki sübjektiftir. IMDb’de 636 bin 682 kişinin The Shawshank Redemption’ı çok beğenmiş olması, onun yapılmış en iyi film olduğunu göstermez. Daha fazla zevk aldıysanız, yapılmış en iyi film sizin için The Princess Diaries bile olabilir. Veya The Princess Diaries’den tiksinmiş olmanız, o filmi başkasının sevemeyeceği anlamına gelmez.

Sinema zevki sübjektiftir.

Yaptığımız bütün yorumlar, içerdikleri sebep-sonuç ilişkisine dayalı gözlemler kadar değerlidir. “Beğendim çünkü…” veya “Çok kötüydü çünkü…” ile başlayan yorumlar, belki tartıştığınız kişinin fikrini değiştirmeyecektir (zaten ne değiştirebilir ki?), ama en azından tartışmalarımız değer kazanır, bir düşünce dile gelmiş olur.

Saydığım üç kategoriye gelince. “Adamlar yapmış abi.” seyircisi için diyecek lafım yok. Hatta ben bu adamları seviyorum; “sebep-sonucu” tamamen yoksaysalar da, en azından izlemişler, beğenmişler ve başkalarına öneriyorlar. Makul. Haa ama bu seyircilerin arasından “ben bir sinema yazarıyım, SİYAD üyesiyim, hömm” diye geçinen bir Ömür Gedik çıkarsa o noktada ifrit olurum, gerilirim, onu belirteyim!

“Yapıldığı zamana göre güzel olabilir ama ben izlerken sıkıldım.” seyircisi, o eski filmleri izlemeniz karşılığında kimse size çılgın bir eğlence vaat etmiyor. Özellikle korku veya görsel efekte dayalı filmlerin günümüzdeki örneklerinin çok daha dinamik ve gerçekçi bir deneyim sunduğu zaten ortada, ama güzel film her zaman güzeldir. Beğenmediyseniz çekildiği döneme veya ünlü yönetmenine çamur atmayın, açık açık söyleyin, ne var bunda, sonuçta “sinema zevki sübjektiftir”! Mesela ben The Shining’i beğenmedim! Oh valla söyledim rahatladım.

“Beğenmediyseniz anlamadınız demektir, GERİ ZEKALILAR!!!” seyircisi; en çok sana kılım. Sebep-sonuç iyidir dedik ama vur diyince öldürüyorsun. Bir filmi beğenmek için süper dikkatli bir sembol çözücü veya alt metin okuyucu olmaya gerek yok. Hatta bana kalırsa iyi film, semboller üzerinde yükselir ama sembolleri çıkarıldığında da ayakta kalabilmelidir. Diğer seyirciler üzerinde entellik taslayarak kendimizi tatmin etmeyelim, daha mütevazı takılalım bence, ha?

Sevgili okuyucular, gelin bu toplumsal kavgayı beraber çözelim! Hollywood’un Türk milleti üzerinde oynadığı oyunlara gelmeyelim! Milli birlik yolunda önemli bir adım atmak istiyorsanız bu yazıyı herkesle paylaşın bence! Ha tabii unutmayın, bunların hepsi benim sübjektif görüşüm…

Sinema: Horrible Bosses


Horrible Bosses’ın üç kafadarının anlık öfkeyle en başta kavrayamadıkları şey şu: Birine çok öfkelenseniz de, nefret ettiğiniz kişinin vahşi bir cinayeti herkesten fazla hak ettiğine gerçekten inansanız da, öfke geçer. Çoğu zaman fark edemediğimiz bir bilgi bu. Bir gün olur da bir tarafıma dövme yaptırırsam bunu yazdıracağım, ki her zaman aklımda bulunsun. Ciddiyim. ÖFKE GEÇER.

Bu tavsiye, özel ve profesyonel hayatınızda karşılaştığınız birçok problemin üstesinden soğukkanlılıkla, kolayca gelmenizi sağlayabilir; fakat Horrible Bosses’ta kimsenin böyle düşünmemesi tamamen biz seyircinin şansı: Çünkü ortaya çıkan durum gerçekten komik.

Yazının tamamı:

http://www.sivrisinema.com/komedi/patrondan-kurtulma-sanati-horrible-bosses-2011/

14 Ağustos 2011 Pazar

Sinema: Rise of the Planet of the Apes


1968 yapımı ilk Planet of the Apes, hem yarattığı alternatif dünya ile seyircide merak ve hayret uyandırıyor, hem de içerdiği mesajıyla seyirciyi insanoğlunun evrendeki rolünün haklılığını sorgulamaya itiyordu. Film, bir aksiyon/macera filmi olarak değil, tamamen ve sadece bu iki değer üzerinde yükseliyordu.

2011 yapımı Rise of the Planet of the Apes, belki de işlediği konu nedeniyle (maymunlar nasıl bilinç kazanmışlar ve hangi motivasyonla dünyaya hükmetmişler?), bu iki değerden yoksun. Üstelik orijinal yapımdaki karizmatik Charlton Heston yerine, oyunculuğu gözümde sonsuza dek 2011 Oscar Ödül Töreni’ndeki dengesiz ve umursamaz tavırlarıyla lekelenmiş James Franco ile idare etmek zorunda. Bu eksiklikler nasıl kapatılmış peki? Çağırın Andy “Gollum” Serkis’i, dayayın efekti CGI’yı, olsun size mis gibi film.

Eh, mis gibi olmamış işte.

Maymun/insan dostluğu sahneleri yürek ısıtan cinsten olsa da, son 20 dakikadaki çatışma sahneleri son derece sürükleyici ve başarılı çekilmiş olsa da; orijinal filmin pek güzel işlediği sosyopolitik mesaj olmadan “Maymunlar Gezegeni” fikrinin hafif bir fantastik maceradan öteye gitmesi mümkün değil.

Orijinal film “İnsanlar vahşi yaratıklardır ve yıkım getirirler” deyip, özellikle çekildiği Soğuk Savaş dönemi hükümetlerine adeta bir uyarı niteliği taşırken, 2011 yapımı Rise of the Planet of the Apes aynı distopik fanteziyi kullanarak bize ne demeye çalışıyor? Hayvan deneylerini mi eleştiriyor? Kapitalist ilaç firmalarını mı? Bu fikirlerin hiçbiri filmin sonuna kadar takip edilmiyor.

Filmde birçok sahne 1968 versiyonunun adeta aynası niteliğinde; Parlak Göz’ün kafesinden ortalığı birbirine katarak kaçışından tutun, klasikleşmiş “Kirli pençelerini üzerimden çek, seni lanet olası iğrenç maymun!” repliğine kadar bir sürü göndermeyle dolu. Fakat bu hoş detaylar bir handikapı da beraberinde getiriyor: Eğer bu film orijinal filmi hatırlatmak için bu kadar uğraşmasaydı, ben seyirci olarak hiçbir mesaj aramadan, basit bir aksiyon filmi olarak izlerdim Rise of the Planet of the Apes’i. Bu haliyle ise ne olmak istediğine karar verememiş, karaktersiz bir film görüyorum karşımda. Beklentileri sinema lobisinde bırakarak gayet eğlenceli bir 100 dakika geçirebilirsiniz, ama daha fazlasını aramayın.

Not: Maymun Ceasar’ı oyuncu Andy Serkis’in canlandırdığını bilerek izledim ve pişmanım; maymuna her baktığımda Gollum’u, hatta Serkis’in bizzat kendisini gördüm! Başkasına da oldu mu bu?

Not 2: Arkadaşımın tek cümlelik “Maymunlar Cehennemi” eleştirisi: “Çok fazla maymun vardı.”


10 üzerinden 6.5